Taner Akçam ve Birgün Solu

Taner Akçam 2 hafta önce Taraf Gazetesinin Markar Esayan editörlüğündeki “Her Taraf” köşesinde referandumda Hayır diyen %48′i sol olarak tanımlamış olan Birgün gazetesini eleştiren bir yazı kaleme almıştı. Bu yazıdan sonra yine o malum Stalinist sol çevrelerden türlü hakaretlere maruz kaldı ve sonraki hafta yine Her Taraf’ta bu hakaretlere rağmen kendisine yöneltilen suçlamalara her zamanki zerafeti eşliğinde yanıt vermeye çalıştı. Her iki yazının da içeriği o kadar öğretici ve o kadar duru ki burada bu yazılara yer vermekten kendimi alıkoyamadım. Kronolojik bir şekilde aşağıda görüşlerinize sunuyorum. Haftasonu okuma seanslarınızdan birinde bu yazılara yer vermenizi ısrarla tavsiye ederim:

1- Miloşeviç’i Aramak

Birgün Gazetesi, referandum sonuçları üzerine, “Milliyetçi Muhafazakâr tablo yine değişmedi”, başlığı ile çıktı.

(http://www.haber7.com/fotogaleri. php?s=4&cID=6895). Gazeteye göre, “ülkedeki ‘yüzde 60 sağ yüzde 40 sol dengesi kemikleşti. Milliyetçi Muhafazakâr oylar AKP’de konsolide oldu.” Yanlış okumadınız. Gazeteye göre, referanduma hayır diyen %40 solcu ve evet diyen %60 sağcı idi.

Kitlesel imhalar üzerine verdiğimiz derslerde, konu Yugoslavya’ya gelince, öğrencilere sorduğumuz önemli sorulardan birisi, “komünist” ve “sosyalist” sıfatlarla kendisini tanımlayan bir kişi ve örgütün nasıl olup da Müslümanlara yönelik bir soykırımı örgütleyebildiğidir. Tabii ki buna, Stalin ve Mao dönemlerinde işlenmiş kitlesel katliamları hatırlatıp, “bu da soru mu” itirazı yapılabilir. Gerçekten de, gerek Çin gerek Sovyetler Birliği’nde insanların kitleler halinde imha edilmeleri sistemde içsel, yapısal bir sorun olarak daima var oldu. Örneğin, Çin’deki 1958 “Büyük İleri Adım”ı veya 1960’lı yıllardaki “Kültür Devrimi”, ciddi kitlesel imhalar olmalarına rağmen, malesef biz solcular tarafından uzun yıllar, insanlık tarihinin büyük ve önemli adımları olarak kutlanabildi… Amacım ama tarihin bu sayfasının kapağını aralamak değil. Yakın dönemdeki Miloşeviç’i aramak… 1990’a kadar Yugoslav Komünist Birliği aktif üyesi ve 1990 sonrası Sırp Sosyalist Partisi’nin kurucusu ve Yugoslavya ve Sırbistan’ın Devlet Başkanı Miloşeviç’i… 2006 yılında Soykırım ve İnsanlık Suçları işlemekten yargılandığı mahkemede kalp krizi sonucu vefat etmişti.

Yugoslavya’nın ve Sırbistan’ın solcusu ve sosyalisti olan Miloşeviç, nasıl olmuştu da, Sırp milliyetçi hareketinin başını çekmeye başlamış ve Bosnalılara karşı soykırım olmak üzere, Hırvatistan ve Kosova’daki insanlık suçlarının örgütleyicisi olmuştu? Bu sorunun cevabını Birgün gazetesinin başlığında buldum. Burada bu gazete okuyucusundan, bu gazetenin attığı bu başlığı beğenmeyen ve yanlış bulan taraftarlarından özür dilemek isterim. Amacım genel bir suçlama değil. Amacım sadece, Birgün ’ün bu başlığını “ufak bir kaza” ve “belki yapılmaması gereken ama abartılmaması da gereken sıradan bir hata” olarak görmek isteyenlere, bu cümledeki vahameti göstermektir. Birgün gazetesi bu tutumundan bildiğim kadarıyla geri adım atmadı. Bu konuda bir özeleştiri yayımlamadı. Eğer Miloşeviç’i arayanlarımız varsa, o adres bulunmuştur. Eğer Miloşeviç’in niçin milliyetçi olduğunu ve niçin gözünü kırpmadan kitlesel katliamları da organize edebildiğini anlamadıysanız, Birgün ’deki başlığı okuyunuz.

Şimdi cevap vermemiz gereken onlarca sorudan bir tanesi, Birgün gazetesi nasıl olmuş da bu %40’ı sol saymıştır? MHP’de dahil, Anayasa değişikliklerine karşı çıkan CHP’yi, askerî darbelerin örgütleyicisi ve savunucuları olan asker-sivil bürokrat takımını ve hatta Hürriyet gazetesinde ifadesini bulan İstanbul burjuvazisini “solcu” yapan neydi? Bunun, Türkiye’deki AKP’den nefret etme ile doğrudan ilgisi olduğu açık. Bu nefreti anlamaya hizmet etmesi için bir çok ideolojik vb. açıklama tarzlarının yardımına başvurabilir; Kemalizmin etkisi, kuvvetli laiklik duygusu, İslam’ın şeriat olarak algılanmasının getirdiği korkular, hâlâ bağlı olunan sosyalizm anlayışı ve onun demokrasiyi “burjuva işi” diye aşağılayan bakışı vb. gibi insanların ideolojik tercihlerine bakarak bir şeyler söylemeye çalışabilirim. Ama konu üzerine düşündükçe “Mahalle” kavramının, Birgün gazetesindeki Miloseviç’i anlamak için en açıklayıcı metafor olacağına inandım. Birgün ’de, milliyetçilik ile solculuk arasındaki sınırı anlamsızlaştıran bu “Mahalle” mevhumudur.

Türkiye “bizim mahalle” ile “öteki mahalle” üzerine kurulmuştur. Veya bir başka deyişle, Türkiye’de yaşayan topluluklar olarak sosyal ve siyasal hayatımız, dolayısıyla bunları sarmalayan kültür dünyalarımız, iki büyük ana damar, iki büyük ana arter üzerinden şekillenmiştir. Bu iki ana damar iki farklı mahalle gibidir ve esas olarak birbirine yabancıdır. Mahallelerin kurulması ve şekillenmesi belki 19. yüzyılın başına kadar gider ama biz bugünden bakalım.

Mahallenin birinde, “şehirliler” vardır. Bunlar daha çok, küçük ve orta sınıf olarak da tanımlanabilecek, memur-asker vb.den oluşuyor, ana ekseni bürokrasidir (sonra buna asker ve sivil bürokrasinin desteği ile oluşan burjuvazi de -TÜSIAD – eklendi). İttihat ve Terakki ve CHP bu mahallenin siyasi partileridir. Mahallenin siyasi kültürünün ve söyleminin köşe taşları esas olarak bu ekol tarafından döşenmiştir. “Öteki mahalle” daha çok köylülerden ve esnaftan oluşur.

“Bizler” (aydın, solcu bir şekilde sola bulaşmışlar), esas olarak “bu mahallenin” çocuklarıyız. Öteki mahalle daha çok dini değerleriyle kendini tanımlayan bir topluluk. Şimdilerde açılıyor ve genişliyor. O mahalle orada durduğu ve bizim tarafa gelmeye kalkmadığı sürece bir sorun yoktu. Ve ilgilendiğimiz sorunlar daha çok “bizim mahalle”nin iç işleri ile ilgiliydi. O mahalle ile bizim mahallenin ilişkisi daha çok bizim yöneticilerin o mahalleyi manıpüle etmesi, bazen “hazır kıta” olarak kullanması üzerine kurulmuştu. Dediğim gibi ama, onlar orada durdukça ve bizim mahalleye gelmeye ve geçmeye çalışmadıkça ortada çok bir sorun yoktu. Şimdiki sorunlar mahallelerin sınırlarının karışmaya başlaması ile ortaya çıktı.

Biz solcular, bizim mahallenin yöneticileriyle sürekli kavga halindeydik, tüm hayatımız onlarla kavga ile geçti. Onları devirip, kendimiz yönetici olmak istedik. Önce mahallemizin yöneticilerine bizden daha yakın olan bir başkalarıyla (genç subaylarla falan) yöneticilerimizi devirmeyi istedik. Olmayınca kendimiz silaha bile sarıldık. Fakat bizim yöneticilerimizle aramızda akrabalık ilişkileri de vardı. “Bizler”, CHP’ye kızdık, hem de çok; ama hemen hemen tümümüz çocukluğumuzu CHP’nin arka bahçesinde geçirdik. CHP’ye bulaşmayanımız, hayatımızın bir evresinde oraya uğramayanımız yoktur. CHP’yi, yapılması gerekeni “az” yaptığı için beğenmedik. Hatta çoğumuz, 12 Eylül’den sonra bile, CHP’yi değiştirmek için oraya gittik. İçerden CHP’yi ele geçirme sevdalımız oldukça fazladır… Çünkü asıl iş bitirilecek büyük ev orasıydı.. CHP ile hep akraba idik, eş idik, dost idik, onun yöneticileri bizlerin çok ama çok yakın tanıdıkları idi. Sendikalarda, meslek kuruluşlarında, kültür faaliyetlerinde hep beraberdik onlarla… İç içeydik.

Bizim yöneticilerimiz, bizi çok ezdi, ağzımızdan emdiğimizi burnumuzdan getirdi ama onlarla aramızdaki ilişkiyi kuran bir ara kanal, bir ara köprü idi CHP. Yani sonuçta mahallemizin askerbürokratik yöneticileri de, onun partisi CHP de sonuçta “bizim”diler. “Bizim mahallenin” tanıdığımız bildik kişileriydi. Bu nedenle, bizim mahallenin eseri olan 1960 hâlâ kalbimizde yaradır; 12 Mart’ı hangi şartlarla destekleyeceğimizi konuşmuştuk, Üniversitelerimizin duvarlarına, “şunu yaparsanız sizi destekleriz” afişlerini asmıştık… vb. Bunlar daha çok mahallenin iç sorunları gibiydi.

12 Eylül kardeşime 9 yıl işkence etti, ölümden döndü kardeşim, babam 12 Eylül’den zor kaçtı Avrupa’ya… Ve ama başta Muammer Aksoy ve birçok CHP’li yakınımız 12 Eylül’ü savunmak için Avrupa’ya geldiler. Muammer Amca bizim amcamız idi, babamın mapus arkadaşı, bizim aile dostumuz, bizim mahallenin insanı idi. Muammer Amca benim avukatımdı da galiba… Böyle birçok damar var bizi bu rejime bağlayan. Kan ilişkileri gibi… Onları devireceğimizi, devrim yapacağımızı söylerdik ama onların çoğu icin de “bizim çocuklar” idik. İlhan Selçuk’u İstanbul’da son gördüğümde bana bu mealde şeyler söylediğini hatırlarım. Böyle onlarca “bizim mahalle” ilişkisi sayabilirim.

Şimdilerde ise durum değişmeye başladı. “Öteki mahalle” geliyor. Biz bu “öteki mahalleden” kimseyi tanımıyoruz. En zor günlerimizde bile hep “bizim mahallenin” iktidar ile eş, amca vb dostluk ilişkilerini kullandık. Tanıdıklarımızın aracı olmasını istedik… “Öteki mahalle” gelince, işler biraz karışabilir; orada kullanacağımız, başvuracağımız eş, amca, dost vb. yok. Tuhaf bir boşluk duygusu yaratıyor bu. Tuhaf bir bilinmemezlik ve korku… Biz bir nevi iktidarda olmasak da bu mahallenin iktidarını ve onun içindeki kendi yerimizi kaybediyoruz. Sorun bu gibi. Öteki mahallenin “daha demokrat” olacağı ise çok ürkütücü zaten… Ağza dahi alınsın istemiyoruz. Çünkü bizim mahalle, öteki mahalleye göre “modern”, “ilerici” olması ile övünür. CHP ile bizi birleştiren ve ayrıştıran “ilericilik” yarışı değil midir? Öteki mahalle ise “gerici” ve “yobaz”dır.

Benim ilgi alanımdan, kitlesel katliamlar ve nedenleri çerçevesinden topluma ve tarihe bakınca, bu mahalle ve farklı ana damar meselesi, bu ana damarın yarattığı kültürel dünya meselesi daha ürkütücü ve daha korkunç bir hâl alıyor. 1915 Ermeni soykırımı bizim mahallenin yöneticilerinin işidir, öteki mahallenin bir kısmını kullandılar bu “iş” için. Yukarıda Allah var, öteki mahallenin çoğu destekledi bu imhayı; ekonomik çıkar vardı, din işi vardı (Ermeniler gâvur idi, öldürünce cennete falan gidiliyordu vb.) Gene yukarda Allah var, 1915’e bizim mahalleden de karşı çıkan dürüst memurlar oldu ama çoğu gene öteki mahallenin dindar Müslümanlarıydı.

1938’de Dersim’in dağlarına bombayı bizim mahallenin yöneticileri attı. Dersim adını yasakladı, Tunceli dedi ona… Şimdi öteki mahallenin partisi, “Dersim” kelimesini yeniden gündeme soktu. “Dersim katliamı” dedi. Ama bu biz solcuları kesmiyor. “Devlet Dersim’i bombaladı” diyen bir Başbakan’a, “sahtekârlık yapıyor” vb. deyip, söylediklerini yeterli bulmuyor, burun falan kıvırıyoruz. Ama öteki mahallenin Dersim tavrını yeterli bulmayan bizler, Dersim’e bomba atanları “bizden” görmede, onlara “solcu” demede ve hatta onlarla seçimlerde milletvekili pazarlığı yapmada bir sorun görmüyoruz.

Katile “katil” diyenin, katil demesini az buluyoruz, burun kıvırıyoruz ama katille yan yana olmakta hiç bir mahsur görmüyoruz. Katile katil diyene duyduğumuz öfke öyle büyük ki, katilin kendisine olan yakınlığımızın farkında bile değiliz. AKP’yi cesaretsiz, korkak, yeteri kadar demokrat olmamakla suçlamayı çok kolay yapıyoruz. Ama onun, “Devlet Dersim’e bomba yağdırdı”, deme cesaretini, bizim bu bomba yağdıranla yan yana durduğumuz bir tablonun varlığından bakmak bile istemiyoruz. Katillerin yanında, onlarla sandığa da gidip aynı oyu atarak, onlarla milletvekili pazarlığı yaparak, öteki taraftan gelene “korkak” diye bağırıyoruz…. Bir de dönüp yanımızdakine baksak…

Bizim solun Türkiye tarihindeki cinayetlerle niçin yüzleşemediği, sorusunun cevabını bu Mahalle kavramı ile açıklamak isterim. Biz tarihsel cinayetlere tavır almayı, öteki mahalleye duyduğumuz öfke kadar ciddiye almıyoruz. Çünkü bizim mahallede, yöneticilerimize de bize de egemen olan bir kültür vardır; bu cinayetleri, katliamları hep bu kültür dünyamızdan açıklarız: Ermeniler mi? Onlar, biz bağımsızlık savaşı verirken, emperyalistlerle işbirliği yapmışlardı; Dersimliler mi? Onlar, gerici ve feodal bir sistemi temsil ediyorlardı ve bizler belki katliamları ağır bulsak bile, ağalığa karşı ilerici ve modern ilişkilerin egemen kırılmasını anlamamız gerekiyordu. Örnekleri arttırabilirim. Tarihle yüzleşmek değil, öteki mahalleye düşmanlık daha önemli… Bence bu İKİ YANDA KÜLTÜREL DAMAR sorunu, iki ayrı mahalle meselesi dillendirilmedikçe çok şeyi anlamayız gibime geliyor.

Şimdi bu Mahalleler arası bölünme derinleşiyor. Miloşeviç’in Birgün ’ün başlığında boy göstermesi bu nedenle tesadüf değil. Çünkü orada İttihat ve Terakki Partisi ve CHP geleneği, diğer Mahalle’ye karşı son kozlarını kullanmak zorunda. Son koz bizim mahallenin milliyetçiliğidir ve bu nedenle, MHP’nin de solcu sayılmasında çok fazla bir mahsur yok. Sonuçta 1920 Bakü Kurultayı’nda da Bolşevik büyüklerimiz Enver Paşa’yı, anti- Emperyalist kahraman olarak selamlamışlardı. Bu bilgi bizlerde önemsiz ve unutulması gereken bir ayrıntı olarak kaldı.

Asıl sorun, mahalleler arasındaki derin uçurumun nasıl kapatılacağı. Tarihle yüzleşmek bu Mahallelerin birleşme ve ayrışmasında çok önemli olacak. Son iki yüzyıllık insanlık tarihi hep üzerinde kavgalar edilen birtakım alanların açılıp kapanması üzerinden gitti. Sınıf alanı böyle idi, biraz ulusal çatışma alanı ile karıştı; sonra cinsiyet ve çevre yeni çatışma alanları olarak ortaya çıktılar. Bu alanlardaki çatışmaların birinde çok iyi bir yerde duran bir diğer alanda oldukça kötü bir yerde durabiliyordu. Şimdi hafıza yeni bir çatışma alanı olarak ortaya çıkıyor. Tarihimizle yüzleşme daha önceki çatışmalarda taraf olmuş kişi ve çevreleri yeniden harmanlayacak. Mahalleler arasındaki derin uçurum, hafıza alanında, tarihle yüzleşme ekseninde ortadan kalkabilir ama Birgün başlığında olduğu gibi derinleşebilir de. Eğer aynaya bakabilir ve tarihimizde işlenmiş cinayetlerle yüzleşme cesaretini gösterebilirsek işizim kolay! Ötesi mi? Tarihte yeteri kadar örnek var. Miloseviç’i hatırlamam bundandır.

Clark Üniversitesi

takcam@clarku.edu

2- MHP solcudur ifadesi, Milosevic ve devrimci değerlere saldırı…

Birgün gazetesi, Anayasa oylamasında hayır oyu kullanan MHP ve 12 Eylül ile 28 Şubatçı generalleri solcu ilan etti. Ben de “MHP ve generaller solcu değildir, kim ki MHP’yi ve generalleri solcu sayar, bu bana Milosevic’i hatırlatır”, diyen bir yazı kaleme aldım. Birgün okuyucusundan özür dileyerek, “bu başlık ufak bir hatadır” diyenleri de ayırarak bu başlığın niçin çok ciddi bir sorun teşkil ettiğini aklımca anlatmaya çalıştım. Yazım Birgün gazetesi çevresinde epey bir gürültü kopardı. Kişiliğime ağır saldırıları içeren, öfke ve nefret dolu bolca yazı kaleme alındı. Ne bu saldırıları ne de arkasındaki öfke ve nefreti çok anladığımı söyleyemem.

Yazılanlardan anladığım kadarıyla MHP ve generallerin solcu sayılması, üzerinde durulması gereksiz bir ayrıntıdan ibarettir. Ama, “MHP solcudur” önermesinin Milosevic’i hatırlattığını söylemek büyük bir suçtur, devrimci geçmişe, devrimci değerlere saldırıdır. MHP solcudur, diye başlık atabilirsiniz, bu başlık devrimci değerlere dokunmaz; ama bu başlığın Milosevic’i hatırlattığını söyleyemezsiniz, çünkü o zaman “devrimciliğe”, “geçmişin değerlerine” ihanet etmiş olursunuz. Ortada oldukça tuhaf bir durum olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Kişiliğime yönelik hakaret ve saldırıları bir kenara bırakırsak, yöneltilen eleştirileri şu başlıklar altında toplayabiliriz: a) ben yazımda işçi sınıfından ve sınıf mücadelesinden bahsetmemişim. Sınıf ve sınıf mücadelesinden bahsetmeyişimin nedeni marksizmden vazgeçmiş olmamdır; b) buna bağlı olarak, solcu geçmişime ilişkin büyük bir pişmanlık duymaktaymışım ve ideolojik ve siyasal teslimiyet içindeymişim; c) eski görüşlerimi inkâr etmekte imişim ve sicilli faşist katillerin düşüncelerini savunuyormuşum.

Önemli olan, bu hususların bir görüş olmaktan çok, bir suçlama olarak ileri sürülmesidir. 1936 Stalin’in Vyshinsky davalarını hatırlatan, tarafımdan işlenmiş bir dizi suç söz konusudur. Bu suçlamalara karşı her halde benden beklenen de “savunma” yapmam ve söz konusu suçları işleyip işlemediğim hususunu aydınlığa kavuşturmamdır. Bu konu doğrudan dil ve şiddet ilişkisi alanına girer ki üzerinde ayrıca durmaya değer.

Eleştirilerde başta gelen nokta, benim “sınıf mücadelesini, marksizmi, solu ve dolayısıyla geçmiş değerleri inkâr eden” bir kişi olduğumdur. Sınıf ve sınıf mücadelesi konusuyla bu kadar uğraşanlar, keşke önce Karl Marx’ın konuya ilişkin ne söylediğine baksalardı. Anlaşılan yazı sahipleri sınıf mücadelesinden bahsedip bahsetmemekle Marksist veya solcu olup olmamak arasında her hangi bir ilişki olmadığını bilmiyorlar. Ne sınıfların varlığını keşfetmiş olmak ne de sınıf mücadelesinin varlığından bahsetmek marksizme veya sola ait şeylerdir. Karl Marx’ın, “modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır”, cümlesi aslında kendisini Marksist sayan her kişi tarafından bilinmesi gereken bir cümledir. Dolayısıyla, ben faraza, 1970’li yıllarda “sınıf mücadelesi yoktur” demiş veya bu yıllardaki sınıf mücadelesini “inkâr” etmişsem, marksizmi veya solculuğu değil, sıradan bir burjuva düşüncesini “inkâr etmiş” sayılırım.

Ayrıca 60 ve 70’li yıllar üzerine tartışmada “Marksist olup olmama” kriterinin yeri ve alakası nedir çok anlamış değilim. Hele hele bunun bir kabahat olarak ileri sürülmesi de oldukça tuhaf. Bilinmesinde fayda var ki, Türkiye tarihi konusunda konuşabilmek ve tartışabilmek için ille Marksist olmak veya bana saldıran yazarlardan Marksist olunduğuna dair bir kimlik kartı almak gerekmiyor. Anladığım kadarıyla buradaki asıl suç, söz konusu kişinin “vaktiyle Marksist” şimdi ise “Marksist olmaması”dır. Meseleyi, 1936 Stalinist yargılamalardaki “suç” ve “inkâr” kategorisine benzer havaya sokan şey, kişinin marksizm konusundaki görüşlerini değiştirmiş olmasıdır. Meraklısı için söyleyeyim. Şüphesiz, marksizmin ne olduğu veya ne olması gerektiği konusunda son derece değerli tartışmalar var ve ama bu konu, tüm önemine rağmen, 1990’lardan beri benim ilgi alanım değil. Çünkü 2010 yılında, her hangi bir konuda aklı başında bir şeyler söylemeniz için ilk önce hangi tür veya ne kadar Marksist olduğunuz konusuna açıklık getirmeniz gerekmiyor. Ayrıca, daha da önemlisi, kendisini marksizmin müftüsü sananlardan fetva almanız hiç gerekmiyor.Marksist olup olmamayı bir kusur veya inkâr kategorisi olarak ele alıp değerlendiren bu dogmatik, Stalinist bakışa ilk önce aklı başında Marksistlerin tavır alacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Bu tuhaflıkları temizlerseniz geride bir soru kalır: Benim mahalle metaforumda, işçilerin yeri neresidir? Bu soru kibarca da sorulabilirdi, ben de, Türkiye’nin işçileri esas olarak “öteki mahallede” idiler, diye cevap verirdim. Zaten, 1970’li yıllarda bile köy ve kırsal yaşamdan bağını tümüyle kopartmış büyük bir işçi sınıfı yoktu ve yoksul sınıflar kültürel olarak çoğunlukla muhafazkardılar. Ayrıca yazımın konusu politik aktörlerdi. Bu aktörlerin hangi sınıfsal temelden geldikleri üzerine şüphesiz konuşulabilir ama bu hem çok bilinmeye bir şey değildir hem de herkesin üzerinde kolayca anlaşabileceği bir konudur.

Ayrıca 70’li yılların Marksist hareketlerini “işçi sınıfı hareketleri” olarak tanımlamak çok açıklayıcı değildir. Anladığım kadarıyla, eleştiri sahipleri kendi bulundukları politik konumu ve 70’li yılların Marksist hareketlerini “proletarya hareketi”, “işçi sınıfı hareketi” gibi kavramlarla tanımlamayı tercih ediyorlar. Ederler, kendi bilecekleri iştir. Ama galiba, bir çevrenin kendisini tanımlaması ile onun sınıf yapısı arasında bir fark olduğunu bilmekte fayda vardır. Örneğin, öğretiniz gereği 70’li yılların Marksist hareketlerini “proletarya hareketi” veya “işçi sınıfı hareketi” gibi tanımlarla ifade edebilirsiniz ama bu hareketlerin işçi sınıfı hareketleri olmaktan daha çok farklı etnik-din grupları üzerinde etki kurabilen değişik “halk hareketleri” olduklarını söylemek daha doğru olur. Kimi hareketler Aleviler içinde, kimi hareketler belli coğrafi bölgelerde, kimi hareketler şehirlerde memurlar içinde daha etkin olmuşlardı.

Ayrıca dönemin karşılaşılan sorunları ağırlıklı olarak daha çok devlet kaynaklı MHP saldırıları olduğu ve bu saldırılara karşı bir direnme hattı yaratmak fikri ve eylemliliği takip edildiği için, bu hareketlerin de kendilerini sınıf hareketi olmaktan çok “halk hareketi” olarak tanımlamayı tercih ettikleri fazlasıyla bilinen konulardır. Burada, konuyla doğrudan hiçbir ilgisi olmasa bile 70’li yılların Marksist sol hareketlerinin kitlesel temelleri nedir sorusunun, sağcı-ülkücü hareketlerin kitlesel temelleri ile karşılaştırmalı ve kıyaslamalı analiz ve tartışmalarının yapılmasında büyük fayda gördüğümü eklemek isterim.

Benim mahalle metaforu açısından bunlar konuya ilişkin ana çerçevemi değiştirmeyecek hususlardır. Sol hareketlere ilişkin ek bir değerlendirme daha yapmak isterim. 1960’lı yıllardan beri gelişen tüm sol hareketler (burada TİP, TKP dahil, tüm Marksist hareketleri kastettiğimi özellikle belirtmek isterim), benim iki mahalle dediğim mahalleler arasında bir köprü kurma şansına sahiptiler. En azından birçok bakımdan bu mahalleleri yakınlaştıran, mahalleleri ortaklaştırma perspektifi sunan bir açılım yapabilirlerdi ama bu olmadı. Sol, bu “mahalleleri birleştirme” işini niye gerçekleştiremedi? Niçin yeni bir ana damar, ana gövde yaratılamadı? Bu soruya çeşitli cevaplar verilebilir. Sol hareketlerin çoğundaki modernist- Kemalist düşünce yapısı bunda ne kadar etkili idi? CHP ile akrabalık ilişkilerinin (yani bu hareketlerin esas olarak şehirli küçük-burjuva topluluklar içinde şekillenmiş olmasının) bunda bir payı var mıdır? Niçin geniş bir kitlesel desteğe sahip sol örgütlerin arkasındaki destek, 12 Eylül 1980 sonrası yok oldu? Solun fiziki ezilmesi dışında, öteki mahalle ile kuvvetli kültürel bağların kurulamamış olmasının bunda bir rolü olduğu söylenebilir mi vb. vb.?

Bunlar şüphesiz tartışılacak konulardır. Ama bana yönelik tüm eleştiri yazılarında, amacın tartışma olmadığı açık. Yoksa elbette, benim geçmişe ilişkin kurduğum “iki mahalle” metaforunun eksik olduğu, Kürtler ve Hıristiyanlar örneklerinde olduğu gibi başka mahalleler eklemek gerektiği vb. ileri sürülebilir; hatta gerekli görülürse başka metoforlar geliştirilebilir ve bunlar üzerine sakin sakin konuşulabilirdi. Ama kullanılan dil ve yapılan saldırılara bakınca yazarların böyle bir niyeti olmadığını kolayca anlamak mümkündür.

Dil ve şiddet kültürü

Bana yönelik saldırıların çok ciddi bir başka boyutu yazılara egemen olan dildir. Kullanılan dil içerik kadar ve hatta ondan daha önemlidir; daha doğrusu bu dil içeriğin ta kendisidir. “Pişmanlık”, “Teslimiyet”, “Değerler” ve onların “İnkâr”ı üzerine kurulmuş bir diskur söz konusudur. Söylenenin kendisinden çok, bunun öfkeli ve nefret dolu dile getirilişi daha önemlidir. Sakin ve medeni bir tartışma tercih edilmiyor; yazarlarının edebi metin yazma yetenekleriyle orantılı, alaylar, ince espriler ve hakaretlerle yoğrulmuş, öfke ve nefretin egemen olduğu bir dil tercih edilmiş. Bu dil iliklerimize kadar sinmiş şiddet kültürü ile doğrudan ilgilidir, ürkütücüdür ve kibarlığımla alay edilmesinin bir nedeni de budur.

“İnkâr”, “Değerlere Saldırı” vb. konularında oldukça kabarık bir tarihe sahibim. İlk önce PKK’nın, başta Çetin Güngör (Semir) olmak üzere kendi safından birçok insanı sistematik bir biçimde imha etmesine tavır aldığım için, PKK tarafından “devrimci değerlere ihanet eden”, “hain” ilan edildim. PKK’yı, dönemin Marksist-Leninist sol örgütleri takip etti. Benim “sivil toplumcu”, “devrimci değerlere saldıran”, onun içini boşaltan, “hain” vb. olduğum konusunda, aleyhime yıllarca süren yoğun bir kampanya yürütüldü ve Birgün’de şimdi yeniden boy gösteren yazılara benzeyen onlarca yazı yazıldı. Bunu Doğu Perinçek ve ekibi takip etti. Ermeni sorunu ile uğraşmaya başladıktan sonra ise kervana Hürriyet gazetesi katıldı. Daha sonra Ergenekon çevresi’nin ve ABD’deki ‘derin Türk devleti’nin doğrudan hedef tahtası oldum. Sonuçta, 1984’lerden beri “inkârcı” ve “değerlere saldıran” birisi olduğum sabit ama neyi inkâr ettiğim suçlayana göre sürekli değişmektedir.

Şimdi 2010 yılında, “değerlere saldırmak”, “inkârcı olmak” vb. gibi suç kategorileriyle bana saldıranların ciddi ciddi düşünmeleri gereken bir husus var. Hem kendilerinin “inkâr” ve “değerlere saldırı” suçlamalarını, PKK, Ergenekon, Hürriyet gazetesi ve devletin suçlama ve saldırılarından nasıl ve ne kadar farklı olduğunu anlatmak gibi hiç hoş olmayan bir işle uğraşmak zorundalar, hem de niçin bu çevrelerle aynı dili kullandıklarını izah etmek zorundalar. “Bizim ‘inkâr’ ve ‘değerlere saldırı’ derken kastettiğimiz şeyler diğerlerinkinden elbette çok farklıdır, kıyaslanması bile ayıptır” türü açıklamaların yetmeyeceği, tam tersine ana problemin esas olarak bu mantıkta yattığını bu dili kullananlar görebilirler mi bilemiyorum?

Bu nedenle, “MHP solcu değildir, kim MHP solcudur derse bu bana Milosevic’i hatırlatır” fikrime “değerlerimize saldırı var” diye öfkeyle karşı çıkanlardan rica ediyorum. Bırakın bu dili. Bu dil çok tehlikelidir. Bu dil “düşman yaratma” dilidir. Bu dilin bir ileri adımı, sizin gibi düşünmeyenleri “düşman” ve “hain” olarak ilan etmek ve çeşitli yollarla tehdit etmektir. Tehditlerden, “düşmanların ve hainlerin imha edilmesi”ne geçiş ise çok kaygandır. Sizleri her hangi bir şey ile itham etmiyorum. Sadece şiddetin zihniyet dünyamızdaki kökleri konusunda ufak bir hatırlatmada bulunuyorum. Farklı düşünmenin, “inkâr”, “değerlerimize saldırı” gibi suç kategorileri ile değerlendirilmesinin şiddet kültürünün dilimizdeki uzantısı olduğunu söylüyorum. Bu dili terk etmeniz sizlere yıllardır olmadık eziyetleri yapanlarla aranıza mesafe koymanız açısından da önemlidir.

Clark Üniversitesi Öğretim Üyesi

takcam@clarku.edu

This entry was posted in Köşe yazıları and tagged , , , , , , , . Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>