İlker Başbuğ ve Saldıray Berk Yaklaşımı

Neden askerler siyasi gündemdeki her konu hakkında yorum yapmayı bu kadar seviyorlar diye soruluyor.. Veya şu son Saldıray Berk hadisesinde İlker Başbuğ’un neden önemli bir davada 1 numaralı sanık olan birine destek olur konumda bulunduğu eleştiriliyor.

Bana göre İlker Başbuğ, Saldıray Berk’e kamuoyunun anlamış olduğu gibi destek olmamıştır aslında. Orada farklı bir destek oluş var ve bu ordunun kuşaklar boyu ne yazık ki değiştirilemeyecek olan kültüründen geliyor. Bu kültürü ayrı bir yazıda inceleyeceğim.

Yapılan röportajı harf harf okursanız söylenenlerden şu anlam çıkmıyor: “Benim komutanım öyle şey yapmaz. Bu davalar zaten faso fiso. Biz araştırdık ettik bu olayda birşey yok o yüzden siz de kapatın konuyu”.

Bunu dememiş adam bir defa. Doğru anlamak ve konuyu bu şekilde fitillememek lazım. O yüzden Başbuğ’yu, sanık komutana destek oldu, suçu örtbas etti falan diye linç etmemek ancak daha farklı bir şekilde yerin dibine sokmak gerekiyor bu hadisede.

Gelin bakalım adam ne demiş:

“Bu olayın gelişme sürecinde, sorumluluklarımız kapsamında; çeşitli defalar, ilgili makamlarla yapılan görüşmelerde, bu konuya ilişkin bize intikal etmemiş, bilmediğimiz bazı bilgiler var ise bunların bizimle de paylaşılmasının uygun olacağı ifade edilmiştir. Bize bu kapsamda intikal eden bilgi olmamıştır.

Ordu komutanı ile yaptığımız görüşmelerde de, konuya ilişkin olarak kendisinin de görüşleri sorulmuştur. Ordu Komutanı çeşitli defalar bizlere iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir.

Astlarımızın karşı karşıya kaldığı sorunlarla yakınen ilgilenmek mecburiyetindeyiz. TSK iç hizmet yasasında var bu görev, gerekirse aile sorunlarıyla bile ilgileniriz. Ayrıca Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı olarak konuya ilişkin sorumluluklarımız söz konusu.”

İlgili makamlar, ilişkin, intikal vs gevelemelerini bir kenara bırakıp bunu halk dilimize çevirelim: “Şimdi biz bu arkadaşla ilgili birkaç yere sorduk ettik. Bize dediler ki yok öyle birşey. Sonra biz gittik kendisine sorduk, o da yok böyle bir şey dedi. Biz de inanıyoruz ki bu çocuk bişey yapmamış. Bu yüzden bizde adettir, astlarımızla sıkıntıları olduğunda ilgileniriz. Bu nedenle biz askerimize üst ast ilişkisi dahilinde destek oluyoruz.” diye konuşuyor adam.

Soruşturmayı etkiler diyorlar.. Bilmiyorum bir defa ben savcı olsam pek sallamazdım kendisini. Banane senin üst ast ilişkinden. Ben suçu araştırır ve mahkemeye sunarım. Sanık suçlu bulunursa da kulaandan tuttuğum gibi atarım hapse. Dolayısıyla bu tavır beni zerre ilgilendirmez. Bu nedenle bu olayın hemen arkasından yapılan yargı etkileniyor yorumu gerçeklikten biraz uzak ve klişe geliyor bana.

Fakat yine de… Senin her ne kadar bu gibi konularda “Evet bu davaların arkasındayım… Ordunun içindeki bütün ayrık otlarını temizleyin. Sırf Saldıray’ı değil, Yıldıray’ı da alın” demen beklenmiyorsa, bu konulara dair herhangi bir yorum veya tavır içinde olman da beklenmiyor İlker Başbuğ. Hele hele bunları kamuoyuyla paylaşman hiç beklenmiyor.

Sen kamuoyuna herhangi bir yorum yapma niyetinde olmadığını söyler, sonra Saldıray’ı özelden arayıp dilediğin herhangi bir tür ilişki dahilinde ona destek olabilirsin. Mesela yine özelden o ilgili makamlara (nerelerse oralar) danışıp konu hakkındaki kişisel merakını giderebilirsin.

Bunu Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmenine bu şekilde söylediğin zaman konu senin kişisel merakının giderilmiş olması halinden çıkıyor. Biz o zaman anlıyoruz ki tüm  TSK’nın kurumsal merakı, ne idüğü belirsiz o ilgili makamlar ve danıştığınız sanık aracılığıyla giderilmiş. Böylece TSK’nın bu konuya ilişkin genel tavrı üzerine bir kamuoyu oluşmuş oluyor… Asıl yanlış buradadır ve eleştirilerin buraya odaklanması gerekir…

Bu kamuoyu oluşturma hadisesinin dışında şu kağıt parçası mevzuu yüzünden de biz maskeli demokratların sana karşı biraz kalbi kırık biliyorsun. O yüzden ona da değinmeden geçemeyeceğim.

Bu konuda hala inatla “fotokopiye kağıt parçası demeseydim de ne deseydim” diye diretiyor olman, laflarının her zaman için arkasında olduğunu topluma göstermeye çalışmanın ucuz gururundan kaynaklanıyor sadece (Toplumsal bilinçaltına zoom: Generalden dansöz olmaz, general ağız değiştirmez, general her zaman “doğruları” söyler, general yanılmaz). Bu gurur haline basitçe kıvırmak da diyebiliriz. Sen “kağıt parçası” ifadesini söz konusu “belgenin” fotokopi olduğunu veya ıslak imzalı olmadığını vurgulamak için değil, onun aslında “çöp” olduğunu vurgulamak için yaptın. Dolayısıyla sen o zaman da yine sivil bir mahkemede yürümeye başlamak üzere olan bir konu hakkında kamuoyu oluşturmuştun. O çöp olsun olmasın, ben senin artık savaş halleri dışında TSK üzerinden bir kamuoyu oluşturmanı istemiyorum İlker Başbuğ. Bunu artık durdurun ve hatta harp akademilerindeki öğrencilere de öğretmeye başlayın.

Ya da başlamayın bilmiyorum. Bu zihniyet devam ettikçe ordudaki egemen alt kültürün her geçen gün daha geniş kitleler tarafından reddediliyor olma hali hızlanmış olacaktır. İşimize gelir netekim…

Posted in Siyaset | Tagged , , , , , , , , , , , , , | 1 Comment

Zaman Kullanımı Üzerine

Birkaç gündür üzerinde düşündüğüm bir konu bu. Ama öyle klasik zaman yönetimi falan gibi değil. Mesela birçok insan bütçe yönetimi yapar ve harcamalarına dikkat eder. Bu ay fazla para harcadık artık biraz daha dikkatli olalım diyebilir veya birşeyler alırken fiyat olarak biraz daha makul ürünlere yönelmeye çalışabilir. Yani ekonomik anlamda birçok insan kendi bütçesine göre belirli bir tutumluluk stratejisi izler. Neticesinde de ayın sonu daha rahat gelir veya yaz geldiğinde tatil planları daha esnek bir şekilde yapılabilir. Bu tutumluluk hali çoğu zaman yeri geldiğinde çok daha rahat keyfe keder harcama yapılabilmesini sağlar insanlara..

İşte zamanı kullanırken de buna benzer bir tutumluluk hali olmalı. Mesela kafada yapcak birşeyler varken eşşek gibi oturup televizyon karşısında anlamsız çoklukta saatler geçirmemeli. Yapılması gereken başka şeyler varken TV izlemek, avuç içinden etrafa diğer elin parmak ucuyla para saçmak misali vakit saçmak oluyor. Facebook’ta anlamsızca yeni mesaj veya notification var mı diye bakınmak veya son bir saat içinde 4 defa açılmış gazete sayfalarını yeni haber girilmiş mi diye tekrar açmak.. Bunlar da eve anlık bir heves ile alınıp hiç de öyle çok kullanılmayacak bir elektronik alete durduk yerde sırf o an canınız onu almak istedi diye para dökmeye benziyor.

Harcadığı zamanın nereye harcandığının daha bir farkında olmalı insan. Her saniyeyi kullanırken onu nereye kullandığımızın çok büyük önemi var şu hayatta. Bunu kontrol manyağı bir şekilde yapmaktan bahsetmiyorum. Öküz gibi yaşayıp gitmemenin yeterli olacağı bir farkındalık halinden bahsediyorum sadece…

Posted in Beni kategorize etme | Tagged , , , | 1 Comment

Etyen Mahçupyan: Rejim, Çatlak ve Leonard Cohen

Etyen Mahçupyan’ın 28 Şubat 2010 tarihinde kaleme aldığı yazısından bir alıntı yapma ihtiyacı duydum. Nefis bir 12 Eylül özetiyle başlayarak 28 Şubat’a uzanıyor. Asıl tesbit ise Leonard Cohen’in o unutulmaz şarkı sözü ile yapılıyor: Herşeyde bir çatlak vardır ve ışığın girdiği yer de orasıdır…

“12 Eylül darbe gerektirmeyen bir düzen kurmuştu. Düşünün ki yürütmeyi tamamen kadük edecek güçte bağımsız bir üst yargı mekanizması oluşturulmuş ve bu sistemin aldığı kararların yargıya götürülmesi engellenmişti. Askeriyede ise paralel bir üst yargı mekanizması ihsas edilerek, askerlerin sivil dünyanın denetiminden tümüyle kurtulmaları sağlanmıştı. Ayrıca Cumhuriyet Başsavcılığı bir tür ‘tetikçi’ gibi düşünülmüş, bütün siyasi partilerin kapatılabileceği bir ortam yaratılmıştı. Ve nihayet sistemin sigortası olarak da, bu siyasi dengeler sayesinde askere yakın olacağı kesin olan bir cumhurbaşkanı garanti edilmişti.

Ama buna rağmen 28 Şubat’a ihtiyaç duyuldu… Böylesine muhkem bir sistem bile yeterli olmadı ve asker sistemin dışındaki bir aktörden, yani medyadan destek almak zorunda kaldı. Ne var ki bu sistemin çöktüğünün de habercisiydi, çünkü sonuçta medya ‘sivil’ bir alan ve oraya başka sivillerin girmesini engellemek o denli kolay olmayabiliyor.

Yapıldığı noktada işlevini yerine getiren, başarılı bir müdahale gibi gözüken 28 Şubat, aslında 12 Eylül rejiminin ve Cumhuriyet’in vesayetçi zihniyetinin çatladığı yerdi. Leonard Cohen’in bir şarkısında şöyle bir mısra var: Her şeyde bir çatlak vardır… Ve ışığın girdiği yer de orasıdır.”

Yazı bu şekilde bitiyor.. Çok merak edip duruyorum. Böylesine aleni kepazalikler içinde yaşayıp duruyorken nasıl oluyor da modern kesim daha iyi yaşama umudunu, bütün bunları tamamen görmezden gelerek seçimlerde birlik olup sadece AKP’yi ezme üzerine oturtabiliyor? Veya nasıl oluyor da yine bu modern kesimin yegane çırpınışı, AKP’nin samimiyetsizliğinin ispatı üzerine kurulu olabiliyor? Bütün bu anormallikler üzerimizde dururken nasıl oluyor da biz tek siyasi hırsımızı Tayyip’in bir türlü dokunulmazlıkları kaldırmama tutarsızlığı üzerine odaklayabiliyoruz? Bu mudur bizim kurtuluşumuz? Bu mudur sizin tehlike farkındalığınız? Bu mudur sizin AKP alternatifliğiniz ve siyasi üretkenliğiniz?

Etrafımızdaki siyasi iklimi bu gözlüklerle yorumluyor olma halimizdeki beyin felçliliğini nasıl aşabiliriz?

Ben buraya nasıl cümleler kursam da yakın çevremdeki birçok kişiyi artık o eskimiş ve çürümüş “ideal Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı profili” refleksleriyle düşünme hallerinden kurtarsam? Ben buraya neler yazsam da o güzeller güzeli insanları “ATA’larının çocukları” olma hallerinden kurtarsam ve bu halin gelecek nesillerimizin hayatlarını karartmaktan başka bir halta yaramadığını onlara anlatmayı başarabilsem? ATA’yı ve onu sevenleri incitmeden bunu nasıl yapsam? Bu satırları okuyan ve “Asıl dil uzattığın o ATA sayesinde bizim nesillerimiz yüzyıllarca geriye gitmekten kurtulmuştur” şeklinde cümleler kuran birine ne desem de o biri benim derdimin ATA’ya dil uzatmak veya geçmiş yıllarda verilen birtakım mücadeleri küçümsemek değil fakat bambaşka birşey olduğunu kendiliğinden kavrasa? Ne olur sanki her ne kadar eşyanın tabiatına aykırı olsa da CHP, AKP’nin ancak damla damla akıtabildiği demokrasi sularını litrelerce akıtmaya hazır olduğunu gösteren bir parti konumuda olarak AKP’nin tutarsızlıklarını aynı bugün olduğu gibi eleştiren bir parti olsa?

Ne olur sanki şu askerlerin Cem Yılmaz’ın da performanslarından birinde dem vurduğu ORRGENERAL’lik hallerinin sadece Orgeneral haline dönüştürülme isteğini varlıkların her zerresinde duyan insanların maşa, orduyu kasıtlı olarak yıpratıyorlar, herşey bizi bölmek için şeklinde değerlendiriliyor olma halleri bir anda icat ediverdiğim bir cümle sayesinde geçiverse..

Ne olur sanki askerlerin toplum içinde o ayrıcalıklı  ”ben istediğim gibi taşak sıkarım” tavırlarının ağızdan köpükler çıkarak lanetlenmesi, devletin saygıdeğer kurumlarına düşmanlık olarak değil ancak yılların bıkkınlığı ve yetmişliğinin dışa vurulmuş en sağlıklı tepki hali olarak görülse…

Bu motivasyon eşliğinde yazmaya devam edeceğim..

Posted in Köşe yazıları | Tagged , , , , , , , , | 1 Comment

İstiklal Marşımız

İstiklal Marşı’mızın hep mensubu olduğumuz ırkın kahramanlıklarını ve üstünlüklerini değil yaşadığımız coğrafyada kurmayı başarmış olduğumuz bu ülkenin güzelliklerinden bahseden bir marş olmasını istemişimdir. Şimdi onun mevcut halindeki tavsiyeleri ve kükremeleri idealimdeki İstiklal Marşını düşünerek tekrar kaleme alıyorum. Her ne kadar düz yazı kıvamında olup Sevan Nişanyan’ın gençliğe hitabe çalışmasından esintiler de taşısa bu satırları dökme mevcburiyetinde hissediyorum kendimi. Buyrun;

Yurdumun üstünde tüten en son ocak sönmeden bu şafaklarda yüzen al sancak sönmez.. Bu yüzden korkma! Ne olur biraz rahatla artık.. Yurdumda yaşayan insanlar zaman zaman devletlerinin onlara karşı haksızlık yaptığını düşünebilir ve bunun sonrasında da kendiler için bazı haklar talep edebilirler.  İşte bu gibi durumlar oluştuğunda her seferinde ulusal güvenliğinin iç düşmanlar tarafından tehdit edildiğini zannetme. Hem zaten bütün bu haklar aslında senin tüm milletinin haklarıdır. Bu yüzden katıl sen de o insanlara. Sen de bu hakları sana hükmete rolündeki insanlardan ”ısrarla” talep et.

Kurban olayım, çehreni süreki bu şekilde çatıp ağzından tükürükler saçarak yurdumda yaşayan insanlara tehditler savurmaktan artık vazgeç.  Yurdumda yaşayan insanları bu yüzden milletimden ayrı tutmaktan vazgeç.

Başka şeyler yap. Bırak öbürünü onu bunu artık hadi. Etrafına bak. Bak evet bak. Etraftan güzellik fışkırıyor. Öp yine toprağını. Suyunu öp. Toprağı ye. Bak o zaman ülkeni seviyorsun diye sana faşist diyecek mi kimse. Bak o zaman Atatürk’ü seviyorsun diye darbeci diyecek mi sana kimse. Hiç bu bahanelerle ağlaşma. Kimsenin derdi senin ülkeni sevmen ya da Atatürk sevgin değil. Asıl sıkıntının bunlar olmadığını sen de çok iyi biliyor ama sonu gelmiş inandırıcılığının son çırpınışlarını bu popülizmler eşliğinde yapmaya devam ediyorsun. Bunu da yapma artık… Bu ülkede yaşayan herkese ama herkese artık bir gül! Ne bu şiddet bu celal! Sonra zamanında dökülen kanların şu anda içinde bulunduğun bütün bu huzursuzluklar için mi döküldüğünü sorgularken buluverirsin kendini. Yapma, incitme, yazıktır atanı..

Bir de şu istiklal mevzuu var. Aslına bakarsan istiklal denilen kavram dünyadaki tüm milletlerin, milletleri geçtim o milletleri oluşturan tüm bireylerin hakkıdır. Milletim hakka tapıyor diye (Bu ülkenin %99,9′u müslüman yalanına inanarak) istiklal kavramını dünya üzerindeki diğer türdaşlarımızdan daha fazla hakettiğimizi sanma. Çünkü o zaman onlara haksızlık yapmış olursun. Hakk, ona inanmayanları kendinden aşağı gör diye buyurmamış sana. Onu iyi anla.

Ve tabii benim burada sana söylediklerimi eline geçirdiğin her kitabın ilk sayfasına basma histerinden ”derhal” vazgeç. Sonra her konferanstan önce sanki o konferansların ülkenin bölünmez bütünlüğüne kastetmemekte olduğunu kanıtlama arzularıyla beni çalıp durma. Konferanslar iyidir. Zihin açarlar.

Maçlardan önce de millet biran önce maç başlasın diye heyecandan kasılıp dururken bir de beni araya sıkıştırarak ülkedeki herkese, onu da geçtim bütün dünyaya ne kadar güçlü olduğumuzu haykırmaya çalışma. Biran önce başlat şu maçları. Bunlara kafa yoracağına takımların neden sürekli her sene annelerinin liginde şampiyonluk yaşayıp diğer liglere gelince bir türlü kükremiş sel gibi olamadıklarını sorgula. Tüm bunları yaparken amacın çok naçizane beni öğretmek bile olsa bunu da yapma. Çünkü ben sizin İstiklal Marşınızım. Beni bilirler…

Hadi kal sağlıcakla…

Posted in Siyaset | Tagged , , , , | Leave a comment

Ahmet Altan: Omurga Çarpıklığı

Buranın omurgası çarpılmış.

Darbe planları yapan orduyla çarpılmış, bunu alkışlayan medyayla çarpılmış, kendi memuruyla “zirve” yapan başbakanla çarpılmış.

Şimdi sancılı bir operasyonla bu çarpılmış omurga düzeltilmeye uğraşılıyor.

Bir gün darbecileri herkesten önce kendisi yakalayıp adalete teslim edecek bir ordumuz, darbeciliği ahlaksızca bulan medyamız olacak.

Yazarları, “patronun kölesi” arzuhalciler sanan başbakanlar, “ağızlarından çıkanı kulaklarının duyacağı” bir hassasiyete kavuşacak.

Ordusuyla, medyasıyla, başbakanıyla “demokrasiyi” kendi bünyesinin doğal parçası haline getirememiş bir kalabalık, her biri kendince bir özgürlük türüne karşı çıkarak varlığını sürdürüyor bu ülkede.

Demokrasinin ve özgürlüğün ne olduğunu hiç bilmeyen, bunun somut örneklerini hiç yaşamamış bir toplumda demokrasiyi kurmak zor.

Ama kaçınılmaz.

Bütün bu insanlara inat bu toplum demokrasiyi buraya yerleştirecek.

Bir saçmalık dönemi olarak anılacak bu yıllar.

Ve, birçok insan yazdığından, söylediğinden utanacak.

Ama onların “utancına” aldıran pek kimse olmayacak.

Posted in Köşe yazıları | Tagged , , , , , , , | Leave a comment

Halil Berktay: Kült’ün Boyutları

Halil Berktay öyle bir yazı yazmış ki..  Bana sorarsanız kimseye herhangi bir düşmanlığı yok. Hani istediğin kadar ıkın burada yazdıklarına ordu yıpratması veya devletin üniter yapısını bozma veya Amerika’dan kontrol ediliyor diyemezsin çünkü değindiği noktalar  bilimsel tesbit mahiyetinde. Yorum yok ve olanlar söyleniyor. Bunların okunup hazmedilmesi gerekiyor. Dahası, bu yazıda yazılanların okullarda okutulması gerekiyor. Eğitim sisteminin baştan aşağı değiştirilerek yerine neler konması gerektiğinin çıkış noktaları bu yazıda yer alıyor.. Türkiye’nin ihtiyacı olan zihniyet devriminin temel dinamikleri de var bu yazıda. Hani hep o durup durup söylediğimiz “bizden bi bok olmaz” lafının varoluş sebeplerinden bahsediliyor.. Gerçekten teşekkürler Halil Berktay… Birgün Türkiye’deki öğrenciler, kimliklerinin oluşmaya başladığı yıllarda şu anda okumakta oldukları ve onları dünyanın gerisinde bırakmakta olan tutucu düşünceler yerine senin bahsetmekte olduğun evrensel akıldan da nasiplerini alacaklardır. Bu beyin algınlığının elbet birgün sonu gelecek ve insanlar kişisel gururlarını, empose edilmiş bir milli gurur/ata gurur angajmanından kurtaracaklardır. Umut ediyorum ki harp akademilerinde yetiştirilmekte olan tüm subaylara birgün “Atatürk’cük” olmayı ve CHP’nin o lanetli 6 okunu değil, insan olmayı öğreteceğimiz günler gelecek ve o günlerin özlemini duymak, orduyu yıpratıyorlar söylemlerinden ayrıştırılmış olacaktır.

Fazla uzatmadan sözü Halil Berktay’a bırakalım:

Kült’ün Boyutları

Millî Mücadele başlayalı 91, Cumhuriyet kurulalı 87, Atatürk öleli 72 yıl geçti. Hep aynı törensellik içindeyiz. Sadece 23 Nisan biraz farklı : çocukları şeklen hatırladığımız, şeklen evrenselci kesildiğimiz, başka ülkelerden çocuklar çağırıp oyunlar oynattığımız, resmî koltuklara oturup konuşturduğumuz ve bu sayede “renklendiğimizi” sandığımız için (tabii, bir yandan taş atan Kürt çocuklarını yıllarca hapse mahkûm ederken). Onun dışında bütün kutlamalarımız birbirine benziyor. 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim, ya da yerel “istirdad” günleri : yok aslında birbirimizden farkımız. Hepsinde ordu, savaş, askerî geçit törenleri ön planda. “Yurdu düşmanlardan kurtarıyor” veya “kurtarılıyor”uz. İstiklâl Marşı her söylenişinde bizi o günlere götürüyor; “yurdumun üstünde tüten en son ocak” sönecek endişesi, uluyup duran “tek dişi kalmış canavar” korkusuyla yaşatıyor. Zaten amaç bu : belirli bir ânı başsız ve sonsuz, ezelî ve ebedî kılmak. Dolayısıyla rol icabı Ermeni veya Rum süngülerken ya da onları seyrederken kendinden geçenler hiç de haksız değil. Geertz’in dediği oluyor işte : belli bir semboller sistemi güçlü, kalıcı bir mood, bir atmosfer yaratıyor. Bizi öyle sarıp sarmalıyor ki, uyandırdığı düşünceler ve ruh hali âdetâ bağımsız bir gerçeklik kazanıyor (Okuma Notları, 28 Ocak ve 6 Şubat 2010).

Üstelik, ulusal bayramlarla bitmiyor simge ve seremonilerimiz. Yılda dört beş gün değil, 365 gün boyunca bizi her yandan kuşatıyor. Bir kere, Kuzey Kore’nin Kim İl-sung ve Kim İl-jong hanedanı ile Zimbabwe’nin Mugabe’sini bir yana bırakırsak, sonuncu ve en güçlü “kişi kültü” bu ülkede yaşamaya devam ediyor. Her yer ve her şey Atatürk : caddeler, meydanlar, okullar, kültür merkezleri, köprüler, anıtlar. Roma’nın eski Fiumicino hava alanı şimdi Leonardo da Vinci adını taşıyor. Varşova’nınki ise Frederik Chopin. Bu ülkenin, bu toplumun üzerinde anlaştığı başka hiçbir tarihî değer yok mu ki, bizi böyle bir “Tek Adam”lığa mahkûm ediyorlar ? Kâğıt paraların üzerine bazı “ikinci” şahsiyetlerin yerleştirilmesi bile mesele oldu, yok Fatma Aliye, yok Cahit Arf kimmiş diye. Bunu da bir kenara yazalım, unutmayalım.

Dahası, sanki bu toplumda George Orwell’i haklı çıkarmaya yönelik gizli bir konspirasyon varmış gibi, Atatürk’ün resim ve fotoğrafları olabilecek bütün duvarlardan bizi gözetliyor. Geçtim, devlet dairelerini, makam odalarını, okul girişlerini, kütüphanelerdeki Atatürk köşelerini. Berberde Atatürk portresi, kasapta Atatürk portresi, manavda Atatürk portresi, eczanede Atatürk portresi, nalburda Atatürk portresi. Hepsi çok mu seviyor Atatürk’ü ? Ya da, biliyor ve bilerek, anlayarak mı seviyor, diyelim ? Buna inanmak çok zor; muhtemelen büyük çoğunluk konformizmi tercih ediyor ama bu konformizm o kadar içselleştirilmiş ki, sevgiden en azından bugün, bu koşullarda ayırt edilemiyor. Herhangi bir ilköğretim veya lise ders kitabını açıyorsunuz; Türkçe veya Tarih olması dahi şart değil, yani pekâlâ Matematik, Fizik, Kimya da olabilir; karşınıza önce İstiklâl Marşı, sonra Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, sonra gene Atatürk’ün resmi çıkıyor.

Bu üç unsurun bir araya getirilmesinin ardındaki düşünce gene aynı : toplumu sürekli Millî Mücadele koşulları ve haleti ruhiyesinde tutmak. Zira düşmanlarla kuşatılmışlık ve kronik savaş halinin yekparelik arayışına, tek bir “millî çizgi”nin egemenliği altında daima “birlik ve beraberlik” içinde bulunmaya hizmet edeceği hesaplanıyor. Atatürk hayattayken mevcut olmayan “Atatürk ilkeleri” ölümünden sonra aynı amaçla icat edilmiş. Aslında bunlar

CHP’nin “Altı Ok”undan ibaret. Aklınız alıyor mu, 20’ler ve 30’lardaki bir parti programının, bütün bir ülkenin değişmez programı ve ideolojisine dönüştürülmek istenmesini ? Ama gelin görün ki, budur işte yapılan. Güya Türkiye modern bir toplum. Farklı sınıf, kesim, grup, çıkar, ideoloji ve politik tercihlerden oluşması gayet normal. Ne ki, Anayasa bütün Türkiye vatandaşlarına “Atatürk milliyetçiliği”ni, yani sonuç olarak bir “izm”i dayatıyor; yetmiyor, YÖK yasası üniversiteleri “Atatürkçü gençlik” yetiştirmekle sorumlu tuttuğu anda, prensip olarak özgür bilim diye bir şey bırakmıyor.

Bakın, hükümetler gelip geçiyor; hangi parti olursa olsun, bütün resmî günlerde Anıt Kabir’e çıkıp deftere “Atam, izindeyiz” kabilinden bir şeyler karalıyor. Zorunda, çünkü bu ülkeyi yönetecek herkesin, meşruiyetini demokrasiden, seçimlerden ve halktan değil, öncelikle Atatürk’ten ve “millî çizgi”den alması gerekiyor. Tabii bu, ikide bir karşımıza “Atatürk naibi” (surrogate Atatürk) gibi dikilen darbeci generaller için özel bir önem taşıyor.

Posted in Köşe yazıları | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Ahmet Altan: Din ve Cinsellik

Köşe yazıları bölümümüzün bu haftaki konuğu Ahmet Altan. 11 Şubat Perşembe günü kaleme aldığı “Din ve Cinsellik” konulu yazısı Vakit gazetesinin geçen hafta “Yala Ama Yutma” adlı tiyatro oyunu hakkında yaptığı ahlaksızlığa karşı hızır gibi yetişti. Yazının fark yaratan tarafı Vakit gazetesini veya benzer bir dindarlık anlayışı güdenleri “Bakın işte siz şimdi böyle yapıyorsunuz yakında Türkiye’ye de şeriat getireceksiniz” şeklinde eleştirmiyor olması. Ahmet Altan eleştirisini çoğumuzun artık bıkıp kustuğu bu klişe yaklaşım ile değil, dindarların Türkiye’deki öncelikli dertlerinin neden cinsellik olduğu ile getiriyor. Müslümanlıktaki mutlak günahın kul hakkı olmasından yola çıkarak, Türkiye’de yıllardır afiyetle yenmekte olan kul haklarına karşı dindarların neden yıllarca tepkisiz kaldıklarını ve neden onun yerine muhafazakarlık konusunda bu kadar hassas olduklarını sorguluyor. Daha büyük bir günaha karşı yaprağı kıpırdatmayan müslümanlar, neden söz konusu cinsellik olduğunda ortalığı ayağa kaldırıp çeşitli sanat odaklarını gazetelerinde manşetlere taşıyarak hedef gösterme yoluna gidiyorlar? Aklı selim tüm dindarları bu konuda düşünmeye davet ediyor sevgili Ahmet Altan.. Bu konuda doğrusu ben de özellikle Zaman’dan Ali Bulaç’ın ne yazacağını merak ediyorum.

Bu yazıya burada yer vermemin bir başka nedeni ise özellikle son dönemde Taraf gazetesinin tek sesli bir demokratlık anlayışı güttüğüne dair eleştirilerin artmış olması. Her ne kadar Ahmet Altan satır aralarında olanca sıklığıyla AKP hükümetine yönelik ciddi eleştiriler getiriyor olsa da Taraf’ın manşete yansımış tek hükümet karşıtı başlığı ıslak imza meseleleri sırasında atılmış olan “Paşasının Başbakanı” manşetiydi. Bugünkü din ve cinsellik yazısı da Feto’nun uşağı olarak tanımlanan bir gazetede kolay kolay yer alamayacak bir yazıya benziyor. Demokrat kimliğin neredeyse bütün unsurlarıyla birlikte damıtılmış olan bu yazı, ilgili eleştirilere karşı dolu bir duruş içinde olduğundan ötürü burada sizlerle paylaşılıyor..

Bu arada yazısını “kul hakkı” kavramı üzerine oturtarak dindarlara seslenmiş olan Ahmet Altan, muhtemelen bu sefer de hayvanseverlerin eleştiri oklarına hedef olacaktır…

Din ve Cinsellik

“Dindar dostlarım var, onlarla konuşuruz arada bir, dinle ilgili çok şeyler öğrenirim, bu konuları öğrenmeyi de severim.
Geçenlerde, hayatını tıp ve din üzerine düşünmekle geçiren çok başarılı bir doktor dostumun da olduğu bir sohbet sırasında, doktor ortaya bir soru attı.

“Müslümanlıkta mutlak yasak var mıdır?”

Ben bütün cehaletimle hemen cevap verdim.

“Vardır tabii.”

“Mesela?” dedi.

“Zina” dedim.

“Peki” dedi, “ıssız bir adada bir kadınla bir erkek kalsalar ve kurtuluş ihtimalleri de olmasa. Ortada nikâhı kıyacak üçüncü bir kişi olmadığına göre, ne olacak?”

Tek tek bütün “mutlak yasakları” ve onların “yasak olmaktan” çıkabileceği özel durumları gözden geçirirken, akıllı bir hanım araya girdi.

“Hiçbir şartta bozulmayacak mutlak bir yasak vardır” dedi.

“Nedir” dedik.

“Kul hakkıdır” dedi, “kul hakkı yemek her şartta mutlak yasaktır ve bunun istisnası yoktur.”

Herkes, bu görüşe katıldı.

En temel, en değişmez, en sarsılmaz yasağın “kul hakkı yemek” olduğu konusunda bir fikir birliği oluştu.

Elbette böyle bir konuşmada benim dinleyici olmaktan öteye gidebilecek bir bilgim yok, din ya da dindarlık konusunda çok fazla söz söyleme hakkına ve haddine de sahip değilim ama benim için dinin temeli “dürüstlüktür” ve o dürüstlüğün asla vazgeçilemeyen çimentosu da “kul hakkı” yememek ve “hakkından fazlasına” göz dikmemektir.

Biz, yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu söylenen bir ülkede yaşıyoruz.

Peki, bu ülkede kul hakkı yenmiyor mu?

İşlenen cinayetler, Kürtlere yapılan eziyetler ve haksızlıklar, Alevi inancının ve ibadetinin inkârı, yolsuzluklar, hırsızlıklar, “kul hakkı” yemek değil midir?

Bir kulun diğeriyle aynı haklara sahip bulunmasına karşı çıkmak, “kul hakkı” yemek anlamına gelmez mi?

Bir düşünün şimdi, Müslümanlığın “en temel, en mutlak” yasağı çiğnendiğinde buna kaç Müslüman karşı çıkıyor, tepki gösteriyor, canhıraş bir yayın yapıyor?

Çok fazla değil, değil mi?

Peki, “cinsellikle” ilgili bir konu olduğunda, bir televizyon dizisinde ateşli bir şekilde öpüşüldüğünde, bir tiyatro eserinde aykırı bir konu ele alındığında kaç Müslüman “din ve ahlak” adına ayağa kalkıyor?

Neden “din ve ahlakın” en temel konusu cinsellikmiş gibi sunuluyor?

Kul hakkı yenmesi karşısında sessiz kalanların, konu cinsellik olduğunda din adına kükremesini nasıl açıklayacağız?

Niye dindarların çoğunun aklında, “din, günah ve cinsellik” arasında bu kadar kuvvetli bir bağ var da, “din, günah ve kul hakkı” arasında bu kadar kuvvetli bir bağ yok?

Müslümanlar, “kul hakkını” bu kadar önemseseler, bu ülkede yıllardır bu kadar çok yolsuzluk olur muydu?

“Cinsellik” konusunda böylesine şiddetli tepkiler gösterilirken, kul hakkı konusunda aynı duyarlığa rastlamazsanız, bu tepkilerin “samimiyeti” konusunda bir kuşkuya düşmez misiniz?

O zaman, kendi günahının bedelini ödemeye razı olan, kendi “günah işleme özgürlüğüne” sahip çıkan, kendi hayat tarzını dindarların günahkârca bulduğu bir anlayış üzerine oturtanlar, “bu dindarlar bir gün hepimizin özel hayatına, yaşama biçimine, içkisine, cinselliğine karışmak isteyecek” diye endişelenmez mi?

“Kul hakkı yenmesine” ses çıkartmayanların, din ve ahlak adına sadece cinsellikle uğraşması, bu davranışın arkasında “dinden” başka güdüler olduğunu düşündürmez mi?

Böyle kuşkular belirdiğinde, dindar olmayanlar, dindar olanlara güvenirler mi?

“İnançsızların dürüstlüğü” dindarları her zaman çok şaşırtır, İzzet Begoviç’in bu konuda yazılar yazdığını da biliyorum, bu “inançsız dürüstlerle” “dindarlar” arasında “kul hakkı” üzerinden kurulabilecek köprüler ve ittifaklar bu kuşku yüzünden yıkılmaz mı?

“Laikliği” bir yaşam özgürlüğü olarak gören çok insan dindarlardan uzak durmaz mı?

Halbuki, dindarlar, az inançlılar, dinsizler, “kul hakkını” korumak için biraraya gelebilir, bu ülkenin birçok sorununu çözebilir.

Böyle bir birlikteliğin Türkiye’de çözemeyeceği sorun yok.

Yeter ki ortak ölçü “kul hakkı” olsun.

Herkesin, hepimizin, kendi gerçeğimizle yüzleşmek zorunda kaldığımız bir dönemden geçiyoruz, acaba dindarlar da “önemli günahlar” sıralamasında cinselliği neden kul hakkından öne koyduklarını kendilerine sorsalar, birçok sorunun çözümüne engel olan bir sırrı ortaya çıkartabilirler mi?

Ben dinin ve dindarların önemine inanan bir dinsizim.

Ama bazen, kişisel ve toplumsal takıntıların hayata yansımasında “dinin” bir “kalkan” gibi kullanıldığından, bazı gerçekleri saklamak için mazeret haline getirildiğinden endişe ediyorum.

Benim cehaletimi ve cüretimi bağışlama yüceliğini gösterecek dindarlar, bu konuyu benden çok daha ehil biçimde kurcalasalar, belki de bu toplumun gizli kilitlerinden birini açarız diye ümitleniyorum.

Gerçek dürüstleri biraraya toplayacak “kul hakkından” daha önemli bir ortaklık olamaz diye düşünüyorum çünkü.”

Posted in Köşe yazıları | Tagged , , , , , , , , , | Leave a comment

Elbirliğiyle nasıl güvercin vurulur?

19 Ocak günü Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli ve her yıl hatırlanması gereken bir gündür. Bugünün neden böyle bir gün haline geldiğinin kısa öyküsü 19Ocak.org sitesinden alınarak aşağıda dikkatinize sunulmuştur. 19 Ocak’ta kaybettiğimiz eşsiz bir vicdani değer olan Hrant Dink’e kişisel vefa borcumun bir kısmını ödemek üzere burada yayınlanmaktadır. Hrant Dink’e dair paylaşımlar devam edecektir…

İbretle okuyunuz;

• 2004’ün 6 Şubat’ında Agos’ta, Gaziantepli Hripsime Gazalyan’a dayanılarak, Sabiha Gökçen’in, 1915 katliamı sonrasında evlat edinilen Ermeni çocuklarından biri olduğu yazıldı.

• 15 gün sonra Hürriyet bu haberi manşetine taşıdı. Herhalde iki hafta kadar düşünmüşlerdi. Gazete ertesi gün de, Gökçen’in Boşnak olduğunu ilân edecekti. Ancak “Ermeni değil Boşnak” haberinin yanında Gökçen’i yakından tanıyan Pars Tuğlacı’nın görüşlerine yer verilmiş, TuğlacıAgos’un haberini desteklemişti.

• Hürriyet’teki haber üstüne Genelkurmay hemen ertesi gün müdahale etti. Ordu, Gökçen’in Ermeni olduğunu ileri sürmenin “habercilik” diye nitelenemeyeceğini bildiriyor, ilk Türk kadın pilotun kökenini tartışmanın “millî bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayacağını” ilân ediyordu.

• HürriyetSabahAkşam ve Cumhuriyetgazeteleri Genelkurmay’ın açıklamasına arka çıktılar. Milliyet, “Ermeni iddiasını ilk uçuş tarihi çürüttü” dedi, Aynı gazetenin yazarı Melih Aşık’a göre “Gökçen’in Ermeni olması ihtimali yok”tu. Akşam, “Gökçen Ermeni değil Bosnalı” diye yazdı.

• Yine Milliyet’te Hasan Pulur, bu vesileyle Hrant’a doğrudan saldırdı. Ondan“Türkçe’yi iyi bildiği anlaşılan…” diye sözedip Hrant’ı sanki bir yabancıymış gibi takdim etti. Pulur’a göre Hrant,“Cumhuriyet ve Türkiye düşmanı bir Ermeni”ydi!

• Cumhuriyet’te İlhan Selçuk, “Ermenilerin ortalıkta bırakıp kaçtıkları çocuklardan sayılıyor Sabiha” diye yazdı. Katledilen, sürülen bir halkı aşağılamayı kendine yedirebilmişti.

• Genelkurmay açıklamasından iki gün sonra, 24 Şubat 2004 günü, Hrant İstanbul Valiliği’ne çağırıldı. Vali yardımcısı Ergun Güngör’ün odasında, iki “istihbarat görevlisi” ona, hayatının tehlikede olduğunu imâ etti. Bu görüşmeden İstanbul Valisi Muammer Güler’in de, dönemin içişleri bakanı Abdülkadir Aksu’nun da haberi olduğu sonradan ortaya çıkacaktı. Vali Güler, görüşmeyi doğrulayacak, ama Hrant’ın tehdit edildiğine katılmayacaktı. Cinayetten sonra Meclis araştırma komisyonuna,“Devlet böyle tehdit etmez,” diyecekti.“Yapsa başka türlü yapardı.”

• Hrant’ı tehdit eden iki “istihbarat görevlisi”nden Ö.Y., çok sonra, Ergenekon soruşturmasında da karşımıza çıkacaktı. Hrant’la görüştüğü sırada MİT İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı’ydı. Ergenekon şüphelilerinden Bedrettin Dalan’a “Kaç, yoksa seni de alacaklar,” tüyosu verdiği ileri sürülüyordu. Dalan’ın özel kalem müdürü Ergenekon’dan gözaltına alındığında onu kurtarmaya kalkmış, bunun için MİT Müsteşarı’nın adını kullanmış, savcılar MİT’le görüşünce Ö.Y.’nin tertibi ortaya çıkmıştı. Ö.Y., Ergenekon’dan ifadesi alınacağı sırada MİT İzmir Bölge Başkanı olarak atandı. MİT tarihinde vekaleten bu makama atanan ilk isimdi. Teşkilat, elemanıyla ilgili soruşturma açtığı yollu haberleri de yalanladı.

• Mehmet Soykan adlı yurttaşın şikâyet dilekçesini değerlendiren Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nın, Hrant’ın bir yazısından ötürü, “Türklüğü aşağılama” suçlamasıyla 301’den dava açtığı gün, 25 Şubat’ta,Cumhuriyet’ten Deniz Som, kuşatma harekâtına katıldı. Som, Sabiha Gökçen meselesi üzerine yazarken, Hrant’ın Ermeni kimliği üzerine kaleme aldığı bir başka yazısını konu etti. “Damardan kan temizleme operasyonu” yapmakla suçladığı Hrant’ın, “Adolf Hitler’in bile ilerisinde bir faşist” olduğunu ileri sürdü.

• Hrant, sözkonusu yazıyı Agos’ta, Sabiha Gökçen haberinden önce yazmıştı. Gökçen haberinden sonra üstünde esas gürültü koparılan ve Hrant’ı öncelikle kamuoyu gözünde mahkûm etmek için sözleri tersine çevrilerek kullanılan yazıda Hrant şöyle demişti: “Ermeni kimliğinin ‘Türk’ten kurtuluş yolu gayet basittir. ‘Türk’le uğraşmamak. Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı alan ise artık hazırdır. Gayrı Ermenistan’la uğraşmak. Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.” Kastı açıktı: “Türk’le uğraşma”nın Ermenilerin kanını zehirlediğini ileri sürüyordu.

• Milliyetçi-ırkçı gazetelerde bir kampanyaya dönüştürülen Hrant aşağılaması ve düşmanlığı ilk meyvesini tehditkâr bir gösteri suretinde verdi. Ülkü Ocakları, 26 Şubat’ta Agos gazetesi önünde “Ya sev ya terk et” gösterisi düzenledi, “Kahrolsun ASALA”, “Akıllı ol”, “Hesap sorulur”, “Eli kırılır”, ‘Bir gece ansızın gelebiliriz” diye bağırdılar. Dönemin Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Levent Temiz, “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir” diye ilân etti. Levent Temiz daha sonra Ergenekon davası sanıkları arasında yeralacaktı.

• “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” adını taşıyan örgüt de Agosönünde benzer bir gösteri düzenledi. Orada da hakaretler, tehditler havada uçuştu.

• Hrant’ın ve Agos’un, onların şahsında Türkiyeli Ermenilerin açıkça tehdit edildiği bu gösteriyi Türk medyası haberleştirmedi. Ne televizyonlarda görüntüsü ne -Gündemve Yeniçağ hariç- yazılı basında tek satır yeraldı. Anlaşmış gibiydiler.

• Bunun yerine, 2004 Şubat’ının sonunda Emin Çölaşan, Hrant’ın söylediklerini çarpıtma üzerine kurulu plana uygun olarak, Dink’i “şeriatçı özlemi olanlar, Türkiye’nin bölünmesini isteyenler, Apo’ya özgürlük isteyenler”le biraraya koydu. Çölaşan’a göre Hrant, Türk kanının zehirli olduğunu ileri sürmüştü. Kuşatma ilerliyordu.

• Önce Vatan gazetesinin başyazısına Orhan Kiverlioğlu, “Hrant’ın hırlayışı”başlığını attı, faşist falan gibi siyasî hakaret sıfatlarıyla yetinmeyip Hrant’ın“maymun genleri taşıdığını”, ondan“orangutan maymununun bile tiksindiğini”yazdı. Bu şahıs, birilerini göreve çağırıyordu: “Türklüğe hırlayan Hrant’ın kafasına dank edecek bir kanun olmalı”. Kiverlioğlu daha sonraki bir yazısında da,“insan suretindeki Ermeni tarihçi sürüngenlere de Türk kanının zehirli vasfını içtimai şifa niyetine göstermek lâzım” diyecekti.

• Nisan 2004’te, Hrant ve Agos’un sorumlu yazıişleri müdürü Karin Karakaşlı hakkında “Türklüğü tahkir ve tezyif”ten dava açıldı. Duruşmada bir şikâyetçiler topluluğu hazır bulunuyordu ve bunların müdahil olma talepleri mahkemece kabul edildi. Mahkemenin atadığı bilirkişi heyeti (İstanbul Üniversitesi’nden üç öğretim görevlisi), dava konusu yazıda isnat edilen suçun oluşmadığını bildirdi. Şikâyetçiler bunun üzerine bilirkişi heyeti hakkında şikâyet dilekçeleri verdiler. Bunlara, internetten yürütülen kampanyalar eşlik etti.

• 2004 Ağustos’unda, Trabzon’un Pelitli beldesinde (jandarma bölgesinde) oturan işsiz bir genç, “başbakanın uçağında bomba var” ihbarında bulundu. Bomba yoktu. Sonradan, “polisin refleksini ölçmek için yaptım” diyecekti. Kimliği tesbit edildi, jandarma onu aramaya başladı. Arandığı sırada, “Çeçenlerle birlikte savaşmak” için Çeçenistan’a gitti. Savaşmadan geri döndü. Yasin Hayal adlı bu genç, iki yıl önce askerden izinli geldiği sırada Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi Erhan Tuncel’le tanışmış, onun “Trabzon’da misyoner faaliyetleri çok arttı” sözlerinden etkilenerek ilk eylemini yapmıştı: Santa Maria Kilisesi rahibini -iddiaya göre keser sapıyla- gaddarca dövmüş, rahip günlerce komada kalmıştı.

• Hrant’ın yazdıklarını çarpıtarak onu su katılmamış Türk düşmanı gibi sunma, gündelik bir pratik halini aldı. Yeniçağ, 2004 Ekim’inde yine bu yöntemle, Hrant’ın “Türk milletine hakaret” ettiğini, “Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye” etmek için çalıştığını ileri sürdü.

• Hrant Basın Konseyi’ne başvurdu. Konsey, Yeniçağ’ın yayınının “yazara karşı zorbalığa özendirebileceğine” hükmetti, gazeteyi “uyarma” kararı aldı. Ama oybirliğiyle değil oyçokluğuyla! Konsey’in bazı üyeleri hem hile hem kışkırtma yapan gazetenin uyarılmasını gerekli görmemişti.

• Aynı günlerde, Yasin Hayal, Trabzon’daki McDonalds’a bomba koydu. Gerçi daha sonra BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu buna “maytap” diyecekti ama bomba patlamış, insanlar yaralanmıştı. Bombayı Erhan Tuncel yapmıştı. Polis onu da, İstanbul’a kaçan Yasin’i de yakaladı. Ama Erhan Tuncel’i dosyadan çekip çıkardı ve onu kendine muhbir yaptı. Yasin Hayal cezaevine girdi.

• Hrant’ın öldürülmesine (ve 18 Nisan 2007’deki Malatya katliamına) giden süreçte, özellikle Türkiye’deki gayrımüslim azınlıklarla ilgili konularda birilerinin sistemli faaliyet yürüttüğü görülüyordu. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu’nca hazırlanan “Azınlık Raporu” (1 Kasım 2004’te) basına tanıtılırken, Kamu-Sen genel sekreteri, Büro-Sen genel başkanı Fahrettin Yokuş, kurul başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu’nun önce sözünü kesti, sonra gelip raporu elinden alarak yırttı. Bu olaya siyasetçiler ve basından doğru dürüst tepki gelmedi. Buna karşılık, Prof. Kaboğlu ve onunla birlikte raporu hazırlayan Prof. Baskın Oran, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlamasıyla yargılandılar. Beraat etmelerine rağmen Yargıtay 8. Ceza Dairesi kararı bozdu. Sonunda Yargıtay Ceza Genel Kurulu beraati onayladı. Ancak böylece, başbakanlığa bağlı bir kurul bünyesinde bile olsa, azınlıklarla ilgili bazı gerçeklerin asla dile getirilemeyeceği “resmen” kamuoyuna anlatılmış oldu.

• 2005 Nisan’ında, Hrant ile Mazlum-Der genel başkan yardımcısı Şeyhmus Ülek, üç yıl önce Şanlıurfa’da düzenlenen panelde yaptıkları konuşmalardan ötürü yargılanmaya başlandılar. Hrant orada, İstiklâl Marşı’ndaki “kahraman ırkıma bir gül” dizesini söyleyemediğini, “çalışkan halkıma bir gül” dense gönül rahatlığıyla söyleyebileceğini, “Türk’üm doğruyum…” andı içerken de “Türk’üm” yerine “Türkiyeliyim” dediğini anlatmıştı. (Dink ile Ülek Şubat 2006’da bu davadan beraat edeceklerdi.)

• Hrant hakkında birbiri ardına suç duyuruları yapılıyor, bunlar hemen değerlendirilip davalar açılıyordu. Artık ortada belirgin bir kampanya vardı. Ve bu kampanya Hrant’ın etrafına bir “suç ve ceza” duvarı örmekle sınırlı değildi. Çünkü her mahkemesinde hemen hep aynı kişilerin başını çektiği saldırgan bir grup hazır bulunuyor, Hrant’a ve ona destek olmak için mahkemeye gelen dostlarına, avukatlarına sataşıyor, saldırıyorlardı.

• Basın, organize saldırılardan başka bir şey olmayan bu eylemleri, “Gazilerden Hrant’a tepki”, “Protestoculardan polis kurtardı” gibi başlıklarla veriyor, asla “saldırı” değil, “arbede”, “gerilim” gibi kavramlarla sunuyordu.

• 2005 Mayıs’ında İstanbul Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenmesi planlanan “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” konulu konferans, Hrant’a karşı kampanyaları yürüten mihraklarca engellendi. Hukuk sisteminde yeri olmayan bir uygulamayla. Kemal Kerinçsiz’in Büyük Hukukçular Birliği, yargıya başvurdu, İstanbul 4. İdare Mahkemesi de konferans hakkında “yürütmeyi durdurma” kararı verdi! Dönemin adalet bakanı Cemil Çiçek, konferans için, “Türk milletini arkadan hançerlemektir” dedi. (Çiçek, Hrant’ın öldürülmesini “menfur, alçakça” vs. diye kınarken yanına şu ifadeyi ekleyecekti:“Bazı ülkelerde sözde soykırım tartışmalarının gündeme geldiği ve yasal bir statüye kavuşturulmak istendiği bir dönemde bu cinayetin işlenmiş olması son derece manidardır.”

)

• “Ermeni Konferansı” daha sonra yoğun güvenlik önlemleri altında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapıldığında, aynı göstericiler bina dışında ırkçı protestolarını sürdürdüler.

• 1955’in 6-7 Eylül’ünde İstanbul’da yaşanan talan ve pogrom girişiminin 50. yılı dolayısıyla Tarih Vakfı, Karşı Sanat Çalışmaları, İnsan Yerleşimleri Derneği ve Helsinki Yurttaşlar Derneği tarafından hazırlanan serginin açılışı, ırkçı bir grubun saldırısına sahne oldu. Saldırganlar, sergideki fotoğrafları yerlere atıp parçaladılar. Saldırı yine hatırı sayılır tepki görmedi.

• Aynı günlerde Yasin Hayal cezaevinden çıktı. İçeride İBDA-C’li arkadaşlar edindiğini, onlardan etkilendiğini anlatıp duruyordu. Trabzon Emniyeti onun aracılığıyla birtakım örgüt üyelerine falan ulaşabileceğini düşünmüş ve onu ciddiye almış olmalı ki, Yasin Hayal’in telefonunu dinlemeye başladı.

• Erhan Tuncel sonradan, Yasin’in cezaevinden çıktığında Ermenilere kin beslediğini anlatacaktı. Hayal ayrıca İstanbul’da bir eylem yapmayı da kafasına koymuştu, Tuncel’in söylediğine göre.

• Polis Yasin Hayal’in sadece telefonunu dinlemiyor, onu izliyordu da. Trabzon Emniyeti istihbarat görevlilerinin ifadelerine göre Yasin Hayal’i “son ana kadar” takip etmişlerdi. Çünkü Hayal, muhtemelen 2006 başlarından itibaren, Hrant Dink’i öldüreceğini açıkça söylemeye başlayacaktı.

• Ekim 2005’te Hrant, “temiz kan”la ilgili yazısından ötürü altı ay hapse mahkum edildi. Bizzat mahkemenin atadığı bilirkişi heyetinin “bu sözlerden bu anlam çıkmaz” raporuna rağmen! Mahkeme kararında şu sözler yeraldı: “Öyle ülke vardır ki bayrağından şort yaparsın, hoşgörülür. Öyle ülke vardır ki ineğine dokunursun, infial yaratır. Öyle millet vardır ki kan dedin mi akla bu toprakların her santiminde bulunan ecdat kanı gelir. (…) Bu toprağın her karesi kanla sulanmıştır.”

• Hrant, üstüne atılan suçun “ırkçılık” olduğunu, bunu asla kabul edemeyeceğini, “alnına bu kara lekeyi” sürerlerse ülkesini terk edeceğini, “çekip gideceğini” açıkladı.

• Kemal Kerinçsiz’in öncülük ettiği Büyük Hukukçular Derneği yeni bir şikâyet kampanyası organize etti. Tek tip dilekçelerle yine savcılığa başvurdular.

• Hrant hakkında, kesinleşmemiş mahkeme kararı üstüne yorum yaptığı gerekçesiyle, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamasıyla 14 Ekim 2005’te bir dava daha açıldı.

• Bu davanın duruşmasında saldırganlar mahkeme koridorunda Hrant’a vurmaya kalktılar. Mahkeme salonunda ona “hain!” diye bağırdılar. Bir başka duruşmada da Hrant’ın avukatlarından biri saldırganların yumruklarına hedef oldu.

• Savcı, ortada herhangi bir suç olmadığını bile bile dava açmış, yargıçlar, ilk duruşmada beraat kararı verip davayı bitirebilecekken süreci uzatmışlardı. Böylece her biri yeni linç girişimlerine sahne olan duruşmalar yapılabiliyordu.

• Mahkeme önü gösterilerinde açılan bir pankart, Malatya katliamı ve Hrant Dink suikastları arasında bağ kurmayı sağlayabilecek, yürütülen plana ışık tutabilecek bir ifade içeriyordu. Bu pankartta Hrant’a, hep yaptıkları gibi “hain” vs. demiyor, onu “misyoner çocuğu” diye adlandırıyorlardı. Bugün, 2010’un ilk günlerinden dönüp bakınca, gayrımüslimlere yönelik terör eylemleri öngören “Kafes Planı”nı akla getirmemek zor. (Ya da 2001’in Aralık ayındaki MGK toplantısında “azınlık faaliyetleri” ve“misyonerlik”in “iç tehdit” başlığı altında sayıldığını hatırlamamak.)

• Hrant’ın yargılandığı duruşmalarda mahkeme önlerinde toplanan kalabalığın öndegelen isimleri, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz ve başkaları, Kasım 2005’te, Fener Rum Patrikhanesi önündeydi. Oradaki bir toplantıyı bahane ederek gösteri düzenlediler, patrikhanenin Yunanistan’a taşınması için imza kampanyası başlattılar.

• 5 Şubat 2006’da, Trabzon İtalyan Katolik Kilisesi rahibi Andrea Santoro, ayin sırasında 16 yaşındaki bir genç tarafından öldürüldü. Bu, muhtemelen gayrımüslimlere yönelik terör harekâtının başlangıcıydı.

• Jandarmanın gözündeyse başka bir Yasin Hayal vardı. Hayal, Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğü’nü sık sık ziyaret ediyor ve müdür “Feridun Yüzbaşı” onu pek seviyordu. Yasin’den “sağlam, temiz çocuk, görüştüğümüz bir çocuk, ileride iyi işler yapacak” diye sözediyordu.

• Bu defa savcılığa Hrant başvurdu. Bursa/Nilüfer’den Ahmet Demir adlı bir kişi Hrant’a “Gestapo Türk” imzalı tehdit mektubu yollamış, “oğlunu, seni ve Sarkis Seropyan’ı öldüreceğiz” demişti. Suç duyurusunda Hrant, Şişli Adliyesi savcılarının bunu araştırmasını istiyordu. Tehditçi mektuba açık adresini de yazmıştı! Hrant öldürüldükten sonra, İstanbul Valisi Muammer Güler, “Dink’in korunma talebi yoktur. Sadece Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na başvuruyor, sonuç çıkmıyor,” diye sözedecekti bu olaydan. Sonuç elbette çıkmamıştı, çünkü Hrant’ın başvurusu üzerine yapılması gereken araştırma hiç başlamamıştı. Geçen 11 ay içinde, Bursa Başsavcılığı ya da Bursa Emniyeti’ne yollanmış tek bir yazı yoktu!

• Tehdit Bursa’da değil Trabzon’daydı. Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü hem İstanbul’a hem de Emniyet’in tepesine, İstihbarat Daire Başkanlığı’na 17 Şubat 2006 günü şu yazıyı gönderdi: “Yardımcı İstihbarat Elemanından (Erhan Tuncel)alınan bilgilerden ‘bahse konu şahsın(Yasin Hayal) çevresinde bulunan arkadaşlarına Ermenilere karşı büyük bir kin beslediğini ve önümüzdeki günlerde İstanbul ilinde ses getirecek bir eylem yapmayı planladığını, hedef olarak da, Türkleri ve Türkiye Cumhuriyeti’ni karalayıcı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle, Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Fırat (Hrant) Dink isimli şahsı seçtiğini, maddi imkan sağladığı takdirde bahse konu eylemi gerçekleştirmek için İstanbul iline gideceğini ve Sarıgazi ilçesinde bir fırında çalıştığı bilinen abisi Osman Hayal’in yanında kalacağını söylediği’ öğrenilmiştir.Ayrıca bahse konu şahsın McDonald’s isimli işyerine yapmış olduğu eylem öncesinde de benzer söylemlerde bulunduğu göz önüne alınarak şahsın sözkonusu eylemi yapabilecek bir yapıya sahip olduğu değerlendirilmekte olup 0538 7193181 numaralı telefonu kullanan şahsa yönelik çalışmalarımız devam etmektedir.”

• Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç, yazıyla yetinmemiş, İstanbul’daki mevkidaşı Ahmet İlhan Güler’i telefonla arayıp ayrıca görüşmüştü. Cinayetten sonra bunu açıklayacaktı. Ancak İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, bu yazıdan haberinin bile olmadığını iddia edecekti. Bu yazının ona kadar ulaşması için, arasında “Hrant Dink öldürülecek, koruma gerekli” gibi ifadelerin geçmesi gerekirmiş; Cerrah böyle diyecekti.

• Star’da Faruk Mangırcı, 2006 Şubat’ında şöyle yazdı: “Ermeni asıllı Gazeteci Hrant Dink, bildiğiniz gibi Türklüğe alenen hakaretten yargılanıyor. (…) Atatürk’ün ‘Muhtaç olduğun kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur’ sözünün Türkiye düşmanlarına hatırlatılması yeterlidir sanırım.”

• Hatırlatma kuyruğuna girildi. Hrant bilgisayarında “Küfür” adlı bir klasör açtı ve gelen yüzlerce tehdit, hakaret, küfür, kıyamet e-postalarını burada toplamaya başladı.

• Hrant her gittiği yerde izlenir, söylediği her şey yeni düşmanlık vesileleri yaratmak üzere haberleştirilir olmuştu. Yeniçağ, 2005 Kasım’ında bu tür haberlerinden birini“Hrant uslanmadı” diye vermişti. Ortadoğuda 2006 Mart’ında, “Ya sev ya terk et” ve“Kovun bunları” başlıkları attı. Hrant’ın adının geçtiği yerde mutlaka “Türklüğe hakaretten yargılanan Ermeni gazeteci”ibaresi yeralıyordu.

• Kimlikleri gizlemenin mümkün, her türlü hakaret ve kışkırtmanın çok daha kolay olduğu internette kampanya elbette daha şiddetli yürütülüyor, Hrant, Orhan Pamuk’la birlikte “katli vacip iki köpek”ten biri ilân ediliyordu.

• Şimdi Ergenekon davasının sanıkları arasında yeralan çeşitli kişiler, Hrant’a karşı sürdürülen kampanyada hep ön saflardaydı. Ardarda suç duyuruları yaparak Hrant’ı mahkemeden mahkemeye sürüklenmek zorunda bırakan, duruşmaları da saldırgan gösteriler düzenlemek için fırsat haline getiren avukat Kemal Kerinçsiz hep ortadaydı. Meşhur Veli Küçük bu gösterilerden birine bizzat gelmişti. Oktay Yıldırım değişmez simalardandı. Sevgi Erenerol oradaydı.

• Kerinçsiz, sadece davaları izlemekle yetinmiyordu. 2006 Şubat’ında Akdeniz Üniversitesi’nde düzenlenen bir panele de Hrant’ın peşinden gitmiş, salonda söz alıp gerilim yaratmıştı.

• Bu girişimler medyada, gazete veya televizyon kanalının meşrebine göre örtülü veya alenî, her halükârda geniş çaplı destek buluyordu. 18 Şubat günü Zamangazetesi bu panelin haberini şöyle verdi:“Agos yazarı Hrant Dink’e göre İstiklal Marşı bölücü – Türklüğe ve Türklere hakaret ettiği için yargılanan Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink, Antalya’da düzenlenen konferansta Türklerden özür diledi.” Evet, Hrant özür dilemişti; ama şöyle: “Ben hiçbir kimliği aşağılamam. Türk kimliğini de Ermeni kimliğini de aşağılatmam. Eğer bu cümlelerle Türklüğünüzü aşağıladım diye hâlâ aklınızda bir düşünce varsa lütfen böyle düşünmeyin. Size böyle düşündürttüğüm için özür dilerim.”Zaman, haberini, günün ortamına uygun olarak, şöyle sürdürüyordu: “Irkçı ifadeler bulunduğunu iddia ettiği İstiklal Marşı’nın bölücülük içerdiğini savunan Dink’in katıldığı açıkoturumun sonunda olay çıkınca başkan programı yarıda kesti.”

• Ergenekon’cuların denetimindeki Yeni Batı Trakya dergisinde, “Ermeni’nin küstahlığına bak” başlığı atılmış, “Dink Hrant provokatör mü ajan mı?” diye sorulmuştu. Onlar Zaman’dan daha açık sözlüydü.

• Propaganda, duruşmaları fırsat bilip düzenlenen eylemlerin ideolojik geri planını besliyordu. 16 Mayıs 2006 günü Hrant doğrudan saldırıya uğradı. Önce ona “şerefsiz, hain” diye bağıran yaklaşık 50 kişilik grup, mahkeme salonunda Hrant’ın avukatlarına bozuk para ve çakmaklar attılar, Hrant duruşmada söz aldığında Kerinçsiz kalkıp, “Sus, yeter artık!” diye haykırdı, çıkışta Hrant’a tükürmeye, vurmaya çalıştılar. “Gel de temiz Türk kanını gör, bakalım kimin kanı daha temiz”, “Seni şimdi hükümet koruyor, sonra kim koruyacak?” diye bağırdılar. Polis Hrant’ı ekip arabasıyla adliye garajından çıkartabildi.

• Zaman gazetesi, 17 Mayıs’ta bu haberi“Hrant Dink’e hain tepkisi” başlığıyla verdi. “Bazı kişiler”, “tepki göstermiş”ti. Ellerindeki müdahillik dilekçelerini kaldırıp “Davacıyız, neden içeri giremiyoruz?” demişlerdi. Olay bundan ibaretti. Sabah’ın başlığı da şuydu: “Arbede dava erteletti”. Gün, Ergenekon tetikçisinin Danıştay’ı basıp bir yargıcı öldürdüğü, medyanın bunu şeriatçı teröristlerin eylemi gibi sunmak üzere kolları sıvadığı gündü.

• 2006 Mayıs’ında Yargıtay, Hrant’a yönelik operasyonun gelip geçici bir sindirme eyleminden ibaret olmadığını ortaya koydu. Yargıtay 9. Ceza Dairesi Hrant’ın altı ay mahkumiyet kararını “usul” yönünden bozarken “suç işlenmiştir” dedi. Hrant’ın sözlerinin “Türklüğü tahkir ve tezyif edici nitelikte” olduğuna “kuşku bulunmamakta”ydı.

• Ancak Yargıtay başsavcısı, bu karara itiraz etti. Hrant’ın aynı konuda sekiz ayrı yazı yazdığını, kastının Ermenilerdeki Türk takıntısını eleştirmek olduğunu belirtti.“Ermeni kökenli Türk vatandaşları açısından da Dink’in sözleri eleştiri niteliğindedir (…) Ermeni kimliğinin korunmasını savunmak suç olmayacağı gibi, sanık mensubu olduğu cemaati/diyasporayı da eleştirmektedir,”diye uzun uzun anlattı. Nihaî kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulu verecekti.

• Erhan Tuncel’i muhbir (“yardımcı istihbarat elemanı” – YİE) olarak işe alan Trabzon Emniyeti’nin başındaki müdür, Ramazan Akyürek, bu sıralarda terfi etti, Ankara’ya, Emniyet’in tepe görevlerinden birine gitti: İstihbarat Daire Başkanı oldu.

• Hrant 14 Temmuz’da Reuters ajansına verdiği bir demeçte 1915 için “soykırımdır”dedi. “Dört bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halkın bu olaylarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyorsunuz.” Üç-dört gün geçmeden yeni soruşturma açıldı.

• Jandarmaya muhbirlik yapan Coşkun İğci, aşağı yukarı bu sıralarda, bağlantıda olduğu jandarma istihbarat görevlileri Okan Şimşek ile Veysel Şahin’e, Yasin’in Hrant’a suikast planlarından sözetti. İğci, Hayal’in eniştesiydi. Yasin’in elinde Hrant’ın evine, işyerine ait krokiler görmüştü. Hrant’ın internetten indirilmiş fotoğrafları da vardı. Ayrıca Yasin ona para vermiş, silah bulmasını istemişti. Görevliler İğci’ye, jandarma bölgesinde bulunduklarını hatırlattılar, “Yasin sürekli gözetimimiz altında,” dediler.

• Yine de aldıkları bilgiyi üstleri Yüzbaşı Metin Yıldız’a ilettiler, o da komutanı Albay Ali Öz’e aktardı. Ali Öz konuyu kapattırdı. Cinayetten sonra Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde yürütülen yargılama sırasında bütün bunlar ortaya dökülecek ve, komutan Öz hariç, ilgili herkes tarafından doğrulanacaktı.

• Yasin Hayal’in eniştesinin jandarmaya ilettiği cep telefonu numaralarının dinlemeye alınmadığı da sonradan anlaşılacaktı.

• Eylül 2006’da, Meclis’te cemaat vakıflarının elkonmuş mallarının iadesine ilişkin yasa görüşülüyordu. CHP azınlıklar için “mütekabiliyet” istedi. Türkiye’deki azınlıkları “yabancı” sayıyordu bir bakıma. Bu tasarıyla “atalarımızın kan ile kurtardığı vatan toprakları tartışılır hale gelecek”ti CHP’ye göre. Hükümet tasarıyı geri çekti. Rum ve Ermeni vatandaşlardan oluşan bir grup, Meclis’te bu görüşmeler sırasında açık açık ortaya konan ayrımcı tavırları bildiriyle kınadı. Aralarında Hrant da vardı.“Rehine değil yurttaşız” dediler. CHP Niğde milletvekili Orhan Eraslan onları bir defa daha yabancı saydı: “Ekmeğini yeyip suyunu içtikleri Türkiye’ye haksızlık yapıyorlar.”

• Hrant rehine değil yurttaş olduğunu söylüyordu, bir yurttaş gibi de cezalandırıldı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Hrant’ın “temiz kan” yazısında Türklüğü tahkir-tezyif ettiğine hükmetti. 16 Eylül günü Sabah, Yargıtay’ın “ders gibi bir gerekçe” açıklayışına sevinirken, Akşamgazetesi, “Hrant Dink ifade özgürlüğünü aştı” başlığını uygun görmüştü. Hürriyetise, kurul başkanı ile bir üyenin karşı oy kullanmış oluşuna anlamlı bir yaklaşım getirdi. Hrant’ın fotoğrafını koyup yanına“Yargıtay’ı böldü” diye başlık attı.

• Mahkumiyet kararı onaylanınca, Hrant’tan o ana kadar “Türklüğe hakaretten yargılanan Ermeni gazeteci”diye bahsedenler, onu “tescilli Türk düşmanı” diye suçlamaya başladılar.

• Bu da yetmedi. Hrant için 301’den yeni bir dava açıldı. Agos’ta, Reuters’e demecinin alıntılandığı haber gerekçe gösterilerek. “Türklüğü aşağılamış”tı, üç yıla kadar hapsi isteniyordu.

• 2006 Ekim’inde, Fransa parlamentosunun Ermeni soykırımını reddetmeyi suç sayan yasayı görüşmesi Türkiye’de özel bir gerilim yarattı. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan, 11 Ekim günü valiliğe başvurdu ve ortamın gerginliğinden ötürü Türkiye Ermenilerine ait kurum ve kuruluşların güvenliğinin sağlanmasını talep etti.

• Anlaşılan Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı da patriğin endişesini paylaşıyordu ki, ertesi gün bütün illerin istihbarat şube müdürlüklerine yazı gönderdi, Ermeni vatandaşlara karşı girişilebilecek provokatif eylemlere karşı dikkatli olun, diye polisleri uyardı.

• Emniyet ayrıca özel olarak Hrant’ın hedef seçilebileceğinin de farkındaydı. İstanbul’un istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı Şammaz Demirtaş, cinayetten sonra, başbakanlık müfettişlerine, “oluşabilecek sansasyonel durumlar nedeniyle” Hrant’ın “ilgi alanlarında” olduğunu söyleyecekti.

• Şimdi Ergenekon sanıkları arasında yeralan Sevgi Erenerol bu sıralarda, Genelkurmay Başkanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda seminerler veriyordu. Konu, Türkiye’ye yönelik tehditler, özel olarak da “misyoner faaliyetleri”ydi.

• Aralık 2006’da Hrant yine mahkemede, saldırganlar “Hrant Dink, Taşnak, Hınçak, Asala ve devşirmeler seninle gurur duyuyor – Büyük Türk Milleti” pankartıyla bina önündeydi. Polis, tekme yumruk saldırmasınlar diye önlerine bir bariyer koydu.

• Ocak 2007’de Yasin Hayal mermi arıyordu. Attığı SMS mesajı (“7.65 mermi lâzım”) polisin elindeydi. Trabzon Emniyeti daha sonra bu mesajı tahrif edecek, savcılardan gizlemeye çalışacaktı. (Bu, tek örnek de değildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Trabzon polislerinin delil kararttığı veya gizlediği durumlara dair 11 maddelik bir tesbitle Trabzon savcılığına başvuracak, ama savcılık Trabzon polislerinin “memuriyet görevlerini gereği gibi yerine getirdikleri, üzerlerine atılacak herhangi bir kusur bulunmadığı” sonucuna varacaktı.

• Mermi aranıyordu, çünkü katil adayı belirlenmişti. Erhan Tuncel polise önce Yasin’in cinayeti bizzat işleyeceğini söylemiş, sonra başka bir tetikçi bulduğunu bildirmişti: Zeynel Abidin Yavuz. Fakat Yavuz Trabzon’dan (belki de bu işe bulaşmamak için) uzaklaşacak, Yasin Hayal onun yerine bir başkasını ayarlayacaktı. Erhan Tuncel polise bunu da bildirmişti. O sırada Ogün’ün (Samast) adını henüz bilmediğinden, “Pelitlispor’da sol açık oynayan, hızlı koşan bir çocuk buldu” demişti.

• 15 Ocak 2007’de Hrant’ın, aldığı haksız mahkumiyet kararıyla ilgili başvurusu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulaştı. Hrant uzun başvuru yazısında “AİHM’in kararından çok Türkiye toplumunun vicdanî kararını önemsediğini”, “ısrarla bu ülkenin herkesle eşit bir yurttaşı olmak istediğini” belirtti. Hayatı boyunca yaşadığı ayrımcılığı örnekledi: “1986’da Denizli 12. Piyade Alayı’na kısa dönem askerlik için gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni ayırıp er olarak bıraktılar.” Uluslararası mahkemede bu başvurunun kayıt işlemleri tamamlandığında Hrant artık hayatta değildi.

• Sabah gazetesinde Erdal Şafak, Hrant öldürüldükten birkaç ay sonra (2 Temmuz 2007’de) şunları yazdı: “Geçen yılın sonbahar aylarıydı. Hrant Dink davalarına bakan yargıçlardan biriyle tesadüfen bir araya geldik. Sohbet sırasında Dink’in ‘Mahkum olursam Türkiye’yi terk ederim’ sözünü hatırlattık. Yargıç bıyık altından güldü ve başımızı döndüren bir yanıt verdi: ‘Ya sevecek ya terk edecek. Başka seçeneği yok!” Yargıcın fikriyatı buydu.

• Hrant öldürüldükten sonra da fikriyat değişmemiş olmalı ki, cinayet davasının ikinci duruşmasında, 2007 Ekim’inde, sanıkları getiren cezaevi jandarma araçlarından birinin önüne “Ya sev ya terk et” etiketi yapıştırılmıştı. Katiller ve onları mahkemeye getiren jandarmalar, hep birlikte, söylemediği sözlerden ötürü Hrant’ı mahkûm eden yargıçlara selam gönderiyor gibiydi.

• Hrant’ın katilini Samsun otogarında yakalayıp Emniyet’e götüren görevliler, katille birlikte pozlar verip fotoğraflar, videolar çektirdiler. Ona “aslanım benim” diye hitap ettiler. Katili Türk bayrağının ve “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez” yazılı takvimin önüne dikip görüntülediler, bu görüntüleri yaymaktan, dağıtmaktan çekinmediler. Samsun Başsavcılığı, “kamu görevlilerinin katil zanlısına sempati duyduğu intibaının oluştuğuna, bunun suç teşkil etmediğine”karar verdi. Emniyet Sözcüsü İsmail Çalışkan, video skandalına ilişkin görüşü sorulduğunda şöyle dedi: “Polisin profesyonel olması lâzım. Duygu ve düşüncesini yaptığı işe yansıtmaması gerekir.” Ne yaparsınız ki, “kamu görevlilerinin” hissiyatı buydu.

• Yasin Hayal tutuklandığında, arabaya götürülürken, gazeteci kalabalığının arasından birileri ona “Mutlu musun?” diye seslendi. Hayal, “Çok huzurluyum,” cevabı verdi. Bu da onun hissiyatıydı.

• Hrant öldürülmeden bir hafta önceAgos’ta şöyle yazmıştı: “Birileri karar verdi ve ‘Bu Hrant Dink artık çok olmaya başladı… Ona haddini bildirmek gerek’ diyerek harekete geçti. Kabul ediyorum, kendimi ve Ermeni kimliğimi çok merkeze alan bir iddia bu. (…) Ne var ki benim ruhsal algılamam bu…” Hrant’ın ruh hali de buydu.

Posted in Siyaset | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Hititler’in Duası

Bu duanın sadece son kısmını biliyordum. Bugün Birgün gazetesinde Fikri Sağlar’ın köşe yazılarından birinde rastladım. Arada sırada dönüp okumak veya uyumadan önce arada sırada mırıldanmanın faydalı olacağını düşünüyorum;

“Tanrım,
Beni yavaşlat.
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yasayacak tepelerin sükunetini ver…
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yasayan akarsuların melodisiyle yıka, sakin oturmamı, haz almamı sağla…
Uykunun o büyüleyici ve  iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol….
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret…
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki, yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim…
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım,
Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için Cesaret,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için Sabır,
İkisi arasındaki farkı bilmek için Akıl
ve
Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak Dostlar ver…”

Posted in Beni kategorize etme | Tagged , , | Leave a comment

Ucundan bi girelim siyasete..

Blog yazmak aslında benim için oldukça enteresan. Bazı anlar var ve o anlarda oturup yazmaya başlarsam onlarca sayfa dökülebilir parmaklarımdan. Beyin artık o konuyla ilgili bir yolculuğa çıkmıştır ve sürekli yeni şeyler üreterek konuşmaya devam edebilir. Fakat o tren bir kaçarsa bir sonraki trenin gelmesini beklemek gerekir. Haliyle çalışan insanlar da olduğumuz için gün içinde aklıma gelenleri bilgisayarımın başına dönüp yazmaya başlayamıyorum. Haliyle tren tam istasyona geldiğinde benim de o sırada istasyonda olmam o kadar kolay olmuyor. Bu nedenle bu aralar pek güncel olamayabilir bu blog..

İşte sırf yukarda anlattığım nedenlerden ötürü siyasi içerikli bir yazımı bir türlü girememiştim. Az önce tuvaletteyken (genelde bu böyledir) tren geldi ve beni de bir düşünme hali aldı. Trenin gelişini Çetin Altan’ın 22 Ocak 2010 tarihinde kaleme aldığı yazı tetiklemişti. Hali hazırda hastayken ve evdeyken ben de bineyim dedim ve işte şimdi yazıyorum. Hala konuya girmemiş olmam da aslında nasıl bir yazı açlığı içinde olduğumu gösteriyor galiba bana. Siyasi kategoriye giren ilk yazımda şunu söylemek istiyorum;

Sanıyorum son bir iki yıldır fikirlerimde tarafsızlık gibi bir ilke benimsemek için uğraşmaktaydım. Herşeyin ekseninde bu yaklaşım duruyordu. Hatta Türkiye’de gelişmekte olan tüm olayları uzaydan bunları izleyen bir uzaylı misali yorumlamak gibi bir metafor da benimsemiştim kendime. Fakat yine bu süreç içinde gözlemlediğim kadarıyla siz herhangi birinin tarafında olmadığınız zaman otomatik olarak başka bir tarafta olmuş oluyordunuz bile. Bu nedenle toplum tarafından uzaylı bile olsanız tarafsız biri olarak değerlendirilmeniz imkansız hale geliyordu. Uzaylılar bile totoş çıkıyordu eninde sonunda herhangi birileri için.

Bu nedenle bu konudaki duruşumu ve söylemimi tamamen değiştirmeye karar verdim. Tarafsız değilim. Burada yazacağım yazılar Türkiye’de uygulanan ve uygulanmaya çalışılan siyaseti ulus-devlet kavramından bağımsızlaştırma özlemi eşliğinde yazılacaktır. Yazılarımda olsa olsa en fazla kültürel veya coğrafi bir aitlik söz konusu olabilir.

Buradaki bütün yaklaşımlar bireyin devletin üzerindeki haklarını devletin birey üzerindeki haklarından üstün görmekte ve bu hak dengesi arayışında bireyin devlete göre birkaç adım önden yürümesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu nedenle şimdiye kadar Türkiye Cumhuriyeti devleti bünyesinde Cumhuriyetin ilan edilmesinden beri pekiştirilmiş ve devlet politikası olarak benimsenmiş birtakım kavramlara karşı oldukça mesafeli ve eleştirel bir duruş gösterilecektir. Örneğin, kurum olarak TSK, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kıyasla daha fazla eleştiriye tabi tutulacaktır. Bu konuda dengeli bir yaklaşım göstermeye dair herhangi bir kaygım yoktur. Zira, bugün bulunduğumuz noktadan başlayarak gösterilecek eşit mesafeli veya dengeli yaklaşımlar ile hali hazırda arada bulunmakta olan mesafelerin asla kapanmayacağı kanaatindeyim. Bu nedenle Türkiye’deki fikirsel felçlilik halinin, Türkiye’deki gerçek iktidarı elinde bulunduran (status quo) ideoloji  veya kurumların tercihen kendi kendilerini yıpratmaları, bunu becerememeleri halinde de başkaları tarafından yıpratılmaları eşliğinde aşılabileceğine inanıyorum. Bu nedenle bu tip yıpranma ve yıpratılmaları Türkiye sınırları içinde yaşayan insanlar için son derece olumlu ve sevindirici gelişmeler olarak karşılamaktayım. Şimdilik bu kadar…

Herşey birey ve o bireylerin oluşturacağı sağlıklı toplum için…

Posted in Siyaset | Tagged , , , , , | Leave a comment